01.12.2019, 13:02

ABD stratejik ortak mı ?


“Büyük bir devletle ilişkiye girmek, bir ayı ile yatağa girmeye benzer” der İsmet İnönü. Asker diplomatlar kuşağının en seçkin isimlerindendir. Mudanya Mütarekesi’nden (11 Ekim 1922) Lozan Antlaşması’na (24 Temmuz 1923) dek girdiği her diplomasi sınavını, başarıyla geçmiştir. Sabırlıdır, dirençlidir. Diplomaside ilk kızanın, ilk kaybeden taraf olduğunu bilir. Çok değil, etkili konuşmuştur. Türkiye Cumhuriyeti de, Osmanlı Devleti’nden beri, Dışişleri bürokrasisinin yetkinliğiyle övünmüştür.
İsmet Paşa karşıtlığıyla da bilinen iktidar bloku, diğer konularda olduğu gibi, bu alanda da devlet geleneğini, kurumsal hafızayı, başarılı kadroları yok saydığından, hata üstüne hata yapıyor. Öyle ki, Dışişleri Bakanı, bakanlık dışından atanan büyükelçilerin, kariyer diplomatlarından daha başarılı olduğunu bile söyledi. Dahası, “stratejik ortaklık”, “ülkeler arası dostluk”, “tarihsel müttefik” gibi sözleri öyle çok kullanıyor ki, bu sözlerin de içi boşalıyor. Bu da Türkiye’nin ağırlığını, itibarını, güvenilirliğini, caydırıcılığını, saygınlığını aşağı çekiyor.
Misal; bir zamanlar çok sık stratejik ortağımız olduğu söylenen ABD ile terör örgütlerine verdiği destekten S-400 füzelerine, Türk ekonomisine yönelik tutumundan Suriye’de, Irak’ta, İran’da, Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’deki hamlelerine kadar hemen her konuda gerilim yaşıyoruz. Misal; Suriye konusunda ve doğalgaz tedarikinde en önemli müttefikimiz olan Rusya, sözde soykırım iddialarını tanıyor. PKK terör örgütünü, terör örgütü olarak görmüyor. Moskova’da temsilcilik açmasına izin veriyor. Misal; PYD-YPG terör örgütü temsilcilerini Paris’te Elysée Sarayı’nda ağırlayıp destek sözü veren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, sözde soykırım iddialarını sahiplenmeyi sürdürüyor. Misal; son dönemde ilişkilerimizin geliştiği Venezüella da, ilişkilerimizi geliştirmek istediğimiz Bolivya da soykırım iddialarını tanıyorlar. Misal; yakın zamana dek sıkı fıkı olduğumuz, son yıllarda ise yan oturduğumuz Suudi Arabistan, Türkiye karşıtı adımlarıyla dikkat çekiyor. Misal; topraklarında üs kurduğumuz, Suudi Arabistan’la gerilim yaşadığında arka çıktığımız, tank palet fabrikamızı sattığımız Katar, Doğu Akdeniz’de yanına ABD’yi de alarak, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’la işbirliğini artırıyor. Enerji sondajları yapıyor. Örnekler çoğaltılabilir..
İttifakların doğası
Durum buyken, çok fazla dış gezi yapan, ama bu gezilerden pek sonuç alamayan devlet büyükleri, dış temaslarının başarısızlığını itiraf edercesine, sorunların çözümü için, muhataplarıyla, komisyon kurulmasına karar verdiklerini söylüyorlar. Siyasi tarih ise komisyonların işe yaramadığını söylüyor. Diplomatik maharetiyle bilinen, Fransız imparatoru Napolyon Bonapart’a karşı, 1815’te Viyana Kongresi’ne öncülük eden Avusturya Başbakanı Klemens von Metternich’in şu sözü her şeyi anlatıyor: “Ben bir işi çözümsüz kılmak, sürüncemede bırakmak istediğimde, komisyona havale ederim.”
Unutmayalım; bir devletle bir konuda ittifak yapmak, o devletin her adımını desteklemek, her girişimine ortak olmak değildir. İttifakın sınırları, desteğin, ortaklığın da sınırlarıdır. İki ülke arasında stratejik ittifak olacaksa, tüm stratejilerde, önceliklerde, hedeflerde, menfaatlarda, tehdit algılarında ortaklık gerekir. Bu da zordur
 Kıssadan Hisse: ABD’nin iki stratejik müttefiki vardır: İngiltere ve İsrail. Türkiye’nin ABD’yle stratejik müttefik olduğunu söylemek, aklımızla alay etmektir.  
AKP’de çözülme süreci
Siyasal hayatta kuraldır; zayıflayan, gerileyen, inişe geçen güçler, kadro kaybı yaşarlar. Yükseliş döneminde bu yapı içinde öne çıkanlar, önemli görevler üstlenenler; iniş sürecinde, bu sorumluluklarını gizleyerek, liderin yaptığı yanlışlara nasıl ortak olduklarını saklamaya çalışarak, kendilerince gerekçeler sıralayarak ayrılırlar. Dahası, gerileyen kuvvetler, güçlü dönemlerinde yaptıklarına oranla daha fazla hata yapar, daha çok iç tartışma yaşarlar. AKP’nin görünümü de böyle.
Yeni partilerin şansı var mı?
AKP’den kopanların kuracağı partilerin başarı şansını tartışmadan önce şunu sormalı. Başından beri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakınında bulunan, Erdoğan sayesinde bakanlık, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapan, yakın zamana dek Erdoğan’ın tüm icraatlarını onaylayan Ali Babacan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu gibi isimler ne kadar samimi? Ne kadar tutarlı? Bunların kuracağı parti (veya partiler) için siyasal boşluk var mı? Toplumsal talep var mı? Sözlerinin, vaatlerinin hayatta karşılığı var mı? Arkalarına muhafazakâr seçmeni mi alacaklar? Atlantik ötesine, ABD’ye, NATO’ya selam çakıp, Londra bankerlerinin desteğini mi arayacaklar? Ali Babacan, biraz da gençliğine güvenip, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yaptığı gibi bir siyaseti mi benimseyecek? Bir zamanlar Turgut Özal’ın yaptığı gibi dört eğilimi birleştirme iddiasıyla mı yola çıkacak?
Hesabını AKP’nin ANAP gibi hızla eriyeceği üzerine yapanlar, yanılıyorlar. Çünkü iki parti de kurulduktan kısa süre sonra iktidara gelse de, yapıları farklı. Liderleri farklı. ANAP’ın kurulup iktidar olduğu ve bir süre muhalefette kaldıktan sonra tükendiği Türkiye ve dünya ile AKP’nin iktidara geldiği ve iktidarda kaldığı Türkiye ve dünya farklı. İç ve dış siyasette öncelikler, kuvvet dengeleri, dünyanın yönelimi farklı. İktidarı besleyen ve ondan beslenen sermaye çevrelerinin ilgi alanları, iş sahaları farklı. Benzeyen yönleri de var elbette iki partinin. Üretime değil tüketime, ihracata değil ithalata dayalı büyümeyi savunmak, dini kullanmak, sıklıkla popülizme başvurmak, ABD’nin desteğini mutlak saymak, kent rantına göz dikmek gibi...
Kısacası, çözülmekte olan AKP’nin iniş hızını sadece bu partinin icraatları, halkın bıkkınlığı, AKP’den kopanların çabası belirlemeyecek. Asıl Cumhuriyetçilerin, devrimcilerin, Atatürkçülerin, solcuların, emekçilerin mücadelesi belirleyecek.  

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!