02.02.2021, 21:06

Aşağıya bak!!!

Devletin bu buyurgan ve haysiyet kırıcı sesini babam da duydu abim de duydu ve nihayet o sesi duymak çeşitli zamanlarda bana da nasip oldu. Şimdi geriye dönüp bakarken, o sesin zihnimde bir kaya parçası gibi asılı durmasını sağlayan hatıralarım, aslında asla paylaşmak istemediğim ve hiç de gurur duymadığım, utanç verici dönemlere ait. Ama dün Boğaziçi Üniversitesinde yankılanan polis sesi, hatıralarımın içinden fırlamış bir ok gibi, hiç hız kaybetmeden gelip ciğerimi deldi geçti. İnsan bazen kendini bir korku tünelindeymiş gibi ürkek ve güvensiz hisseder ya da kimi olay ve hadiseler doğrudan doğruya beynimize ulaşarak, o anlar, şimdi yeniden başımıza geliyormuş gibi, yeniden tek kahramanı bizmişiz gibi, sarsıcı bir etkiyle ruhumuzu kuşatır.  

Babam “aşağıyla bak” hikayesini anlatırken, o anı yeniden yaşardı. “Bir taraftan bıyıklarımı elle, tel tel yolarken, diğer taraftan bana sürekli ‘aşağıya bak’ diyorlardı…” Babamın siyasi bir suç işlediğini sanmayın, o kardeşinin işlediği adli bir suç yüzünden bu muameleye tabi tutuldu. Bu hikayeyi her anlatışında babam konuşmasını şöyle sonlandırırdı: “Ben iki şeyden korkarım, yukarıdaki Allah’tan ve yerdeki hükümetten”… “Hükümet zalimdir.” Babamın çıkardığı ders buydu. 

Abimin hikayesi daha dehşet vericiydi: “1981 yılında ilk kez DDKD davasının toplu duruşmasına katılmak için bizi koğuşlarımızdan çıkarıp, yüzümüz duvara dönük olarak cezaevi koridorunda tek sıraya dizdiler. O gün o duruşmaya katılacak tutuklu sayısı 175 kişiydi. Hepimizi önden değil arkadan tek tek kelepçelediler ve sonra arka kelepçemizin içinden bir zincir geçirerek, bizi kırk kişilik guruplar olarak birbirine bağladılar. ‘Aşağıya bak’ komutuyla dışarıda bizi bekleyen askeri ringlere kadar götürdüler. Her ringe kırk kişiyi yan yana, ikine dizilmiş havuç gibi, istiflediler. Nefes alacak alan kalmamıştı. Bu yetmezmiş gibi içeriye üç askeri gardiyan daha aldılar ve askeri gardiyanlar, tarladaki karpuzlar gibi başımızın üstüne çıkıp, ‘aşağıya bak’ komutuyla kontrol ederek, sıkıyönetim mahkemesine kadar götürdüler. Askeri botlar ya omuzumuzda ya da başımızın üstünde geziniyordu. Ve sürekli ‘aşağıya bak’ diye uyarılıyorduk… O gün çilemiz bunun da sınırlı değildi. Duruşma öncesi mahkeme heyetini beklerken tıkıldığımız hücre de çok dardı ve yine başımızın üstünde postallar geziniyordu. Akşam duruşma bitip cezaevine dönerken, aynı zulmü yaşadık. Öyle ki artık duruşmalara katılmaktan ödümüz kopuyordu.”

Bendeniz de, Siirt tugayında, işkencenin her türüne maruz kalırken, duyduğum ve hiç unutmadığım cümle “aşağıya bak” oluyordu. Tuhaftı, çünkü hem gözlerim bağlıydı hem de sürekli olarak “aşağıya bak” diye azarlanıp uyarılıyordum. Hem işkence gör hem de aşağıya bak. Şunu anladım, zorbalığın cesaretle işi yok. Çünkü zorba aslında dünyanın en korkak insanıdır. Namertçe yapar ve yaptığının yanında kar kalmasını ister. Zaten bütün korkaklar yüzleşmekten kaçarlar. Çünkü yüzleşmek, onlar için ölüm fermanıdır. 

Babam 75 yaşında öldü. Abim şu anda 63. yaşına girdi. Ben ise 61. yaşımı kutluyorum! Bu ömürleri zincir yapıp birbirine bağlasak yüz yılı geçer. Demek ki, yüz yıldır benim ve ailemin tanık olduğu ses tedavülden kaldırılmamış. Boğaziçi Üniversitesinde, o genç insanları korkutmak isteyen zihniyet, aynı sesi yeniden dolaşıma soktu. Zalimliğin rengi aynıdır. Kokusu da. Sesi de.

Yorumlar (0)