30.06.2020, 06:14

Ayrımcılık

Özünde paylaşım savaşı olarak adlandıracağımız Dünya savaşlarından uluslarası toplumlar bazı kazanımlar da elde ederek çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonunda kurulan Milletler Cemiyeti ve akabinde 2. Dünya Savaşında Birleşmiş Milletler’e dönüşmüş ve Uluslararası toplumun dertlerini anlatacağı bir mevzi olmuştur lakin buralarda ciddi bir revizyona ihtiyaç duyulduğu da aşikardır. Mevcut liderliklerle bu revizyonu gerçekleştirmek mümkün değil gibi duruyor hatta aksine kazanımları kaybetme tehlikesi ile de başbaşayız. Mevcut otokratik ve monarşik liderliklere karşı duran küreselci grupların toplumlardaki derin yaraları kaşıdığını ve bunun sonucunda kendi hedef ve siyasetlerini belirlediklerini de görmüyor değiliz. Özellikle küreselci grubun tüm kollarıyla Türkiye’ye yönelik etik konularda eleştiride bulunmasına odaklanıp, Amerika veya eleştirinin kaynağı Avrupa’da ayrımcılığın veya etik sorunların olmadığını sanmak ahmaklıktan başka bir şey değil.

Peki ülkemizin ayrımcılık karnesi çok mu iyi? Bunun cevabını sanırım biliyorsunuz ayrıca iyi olması için de bir çaba görmüyorum. Her yönden siyasetin, ayrımcılığa yaklaşımı aslına bakarsanız sorunlu, eksik ve yara bere içinde ama bu yaraların bile bir gurur tablosu olarak sunulduğu bir ortamdayız. Yazılarımda Türkiye’nin etik konusundaki samimiyetsizliğini zaman zaman aktarıyorum, bunları aktarmaktaki amacım Küreselcilerin politikasına destek verip bir yarayı kaşımak değil, aksine bize yönelik eleştirileri bir süzgeçten geçirip özetleyerek sizlerde farkındalık yaratma peşindeyim. Aradaki farkı anlamanızı umuyorum.

Bu uzun girizgah’tan sonra sizlere Ayrımcılık konusunun modern halini anlatmaya başlayayım artık.

Ayrımcılığa son verme anlamında daha önce de onlarca faaliyet olsa da insanlığın bu aydınlanma mücadelesinde mihenk taşlarından en önemlisi İnsan Hakları Evrensel Beyannamesidir ve 1948 yılında Paris’te kabul edilmiştir. Kabul edilmesinde parmağı olan sivil kuruluşlara, Birleşmiş Milletlere üye olan küçük devletlere teşekkür ederiz. Büyük ülkeler demedim özellikle… Araştırmanızı umduğumdan bu detaya girmeyeceğim.

Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 2. Maddesi;

Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir.

1958 yılında bu sefer ILO (Dünya İşçi Örgütü) bir çalışma yaparak 111 numaralı Ayrımcılık (İş ve Meslek) Sözleşmesini devletlerin imzasına açıyor. Ülkemiz bu sözleşmeyi 15 TİP’li milletvekilinin muhalifliği döneminde Süleyman Demirel tarafından 1967 yılında imzalamıştır. Öyle kolay kolay imza edilen bir kazanım değil. Uygulamaya sokulması epey bir zaman almış hala da gördüğünüz gibi hem eksik tarafları, hem de gri noktaları bulunmakta.

İmzalanan bu sözleşmenin birinci maddesini bir hatırlatayım;

Irk, renk, cinsiyet, din, siyasal inanç, ulusal veya sosyal menşe bakımından yapılan iş veya meslek edinmede veya edinilen iş veya meslekte tabi olunacak muamelede eşitliği yok edici veya bozucu etkisi olan her türlü ayrılık gözetme, ayrı tutma veya üstün tutmayı, … ifade eder.

Avrupa İnsan hakları Evrensel Beyannamesi 14. Maddesi de bu konuda bizi aydınlatmaktadır ama meseleye çalışanlar bakımından gelinince İnsan hakları sözleşmesine göre tanımda biraz tırpanlanma var gibi sanki. Öküz altında buzağı aramıyorum, olanı ifade ediyorum.

Bu girizgah uzadıkça uzuyor belki ama kafayı kumdan kaldırmak için epey bir merdiven çıkmamız gerekir dostlar.

Şimdi gün yüzüne çıktığımıza göre; meramımızı anlatalım;

Literatürde ayrımcılık iki türlü ayrımcılık olarak da ele alınıyor. Dolaylı ayrımcılık ve doğrudan ayrımcılık; doğrudan ayrımcılık, fark edilmesi kolay bir biçimde ve açık olarak yapılırken bu durum, dolaylı ayrımcılık için geçerli olmamaktadır.” (Çelenk, 2009:221)

Bizim de böbürlene böbürlene yaptığımız bir ayrımcılık var; Cinsiyet ayrımcılığı kanımca ülkemizde yaşadığımız en büyük ayrımcılık olarak karşımıza çıkıyor ve tabii ki ayrımcılığa maruz kalanlar da kadınlarımız ve LGTB’liler. Çözüm tek başına yasalarla da halledilebilecek gibi değil. Eğitimin bu sorunu çözmede epeyce bir rolü var ama “Etiğin dinsel, yaklaşımın mezhepsel” olduğu bir ortamda çözüm yerine daha da derinleşen bir ayrımcılık ülkemizi sarmış sarmalamış durumda.

Hamile çalışanlara, çalışan adaylarına yapılan ayrımcılıkla ilgili yasal mevzuatı anlatmayı başka bir yazıma saklıyorum ama ülkemizde en çok karşılaşılan ayrımcılıklardan birisidir bu konu.

ayrımcılık

Eğitimde Ayrımcılık konusunun ders kitaplarına girmesi ve daha en başında anlatılması gerekir diyeceğim ama ayrımcılık daha İlkokulda başlayınca bunun neresini düzelteceğiz bilemiyorum. Çocuğunuzu okula yazdırıyorsunuz ve daha en başında şu Hoca olsun diye okul müdürlerine hadi Müdür demeyelim de Okul Aile Birliği diyelim, onlara ciddi bir yardım yapıyorsunuz. Bunu yaparken kendiniz de bunu yapmayı bir hak olarak görüyorsunuz. Ayrımcılık değil mi bu? Parası olan var, olmayan var… Hocaların istenmemesi vb. Bu eğitimin standart olmadığının göstergesidir. Eğitimde fırsat eşitliği ülkemizin bir diğer önemli ayrımcılık sorunudur. Sağlık’ta bu konu eskiden bu kadar sorun değildi çünkü özel hastane yoktu ama eğitim de bu konu gün geçtikçe derinleşmekte. Pandemi sürecinde sağlık hizmetine ulaşmada ayrımcılık yapanların nasıl rezil olduğunu gördük.

Toplumun kanayan yarası engellilerimiz; 50 ve daha fazla çalışanı olan işletmelerde % 3 engelli istihdamı zorunluluğu var ama bu hususu takip etmesi gereken kurumların ceza kestiği bir işletme ben duymadım, görmedim. Vardır mutlaka ama ben şu yaşıma geldim henüz görmedim. Dedim ya, yasalar var ama uygulama olmayınca, şunu imzaladık, buna katıldık falan boş laflar. Masada ne var ona bakacaksınız. Bizim masamızda engelli istihdamında eksiklik var. İşe almak isteyenler de engel durumuna göre bir ayrımcılık yapıyor. Yok mu sesimizi duyan?

Siyasilerin kamu istihdamında yaptığı ayrımcılık; Şu partiden bu partiye, A partisinden B partisine yerel yönetim, hükümet değişti. Ne oluyor bu değişimde? Siyasi örgütlere üye, emek harcamış kesimler, devlet garantili iş bekler. Bunu emeklerinin karşılığı olarak görürler. Liyakat mı? Kamu’da siyasetin temsil edildiği yerler bellidir. Orada siyasi olur ama kamu hizmeti verilen yerlerde siyasi olması bir zorunluluk değil liyakat esastır. Özellikle parti ismi vermiyorum. Üzerinize alınmazsınız da biliyorum şöyle ifade edeyim ki üzerinize de alının. En soldan, hatta solun en solunda bile bu uygulama var. Sağ demiyorum çünkü orada bu ayrımcılık bariz bir şekilde zaten övünülen bir şey. Parti içi dengelerden haberisz bu dangalak? Diyor da olabilirsiniz ama ben size zaten bu yüzyıldan seslenmiyorum. Bunu size anlatamayacağımı, kabul ettiremeyeceğimi öğrendim merak etmeyin. Yüzyıl diyorum çünkü yeni jenerasyon da bu konuda pek bir çözüm odaklı değil aksine uyum sağlamış durumda. Sorunu çözmek için bir iki jenerasyon sonrasına bakacağız.

Mezhep ayrımcılığı; Ben kendim yaşarken çözüme kavuşacağına inandığım bir konu bu. Eskiye nazaran ifade etme’de bir ilerleme olsa da toplum büyük bir bölümü olarak sabıkalıyız. Çözümü cemevlerinin ibadet yeri olarak tanımlanması ile başlar. Akabinde diyanetin yapılandırılması ve mezhepçi yaklaşımdan kurtarılması gerek. Topyekün kaldırılsın diyenlerin kendi örgütlenmelerine laf etmemesi de ayrı bir sorun. Diyanetin kalkması demek, cemaatlerin tekrar güçlenmesi ve derin mezhepsel çatışmaların oluşması anlamına da gelir. Orta Çağ Avrupasına döneriz diye düşünüyorum. Diyanetin mezhepsel yaklaşımdan uzaklaşması ve her kesimin temsil edilmesi daha örnek bir davranış olur. Vergi veren her vatandaş bu verginin karşılığını hizmet olarak almalı. Akabinde diyanetin özerkleşmesi ve kamu’dan yük olarak çıkması da sağlanabilir ama bugün değil. Sorunu çözmek isteyenle sorunu kaşımak isteyen arasındaki fark sanırım diyanet meselesinde net birşekilde ortaya çıkmakta.

Dil-ırk ayrımcılığı;Dil, Irk ayrımcılığı ülkemizde yok ya da çok az bir sorun kaldı” veya “bu ayrımcılık ülkenin temel meselesidir”diyenler de var. Her iki tarafın yaklaşımını doğru bulmadığımı ifade ederek bu konuyu özel olarak tarihsel nitelikleriyle ortaya koyacağım başka bir yazıya bırakayım.

Göçmenler konusunda aslında daha büyük bir sorun var. Arapça konuşanlara yapılan ayrımcılık, Kürtçe konuşanlara göre daha fazla. Bu son yıllarda da epeyce artmış durumda. Anketlere göre Avrupadaki göçmenlerin yüzde 40’ı kendisine ayrımcılık yapıldığını hissetmiş. Bana kalırsa %100 ama farketmemişlerdir. Ülkemizde özellikle Suriyeli göçmenlerin yaşadığı ayrımcılığı sanırım farketmiyoruz. Bunu kendimiz de hak görüyoruz. Bu hak görmeyi körükleyen konular da var. Mesela onlara yapılan yardımların kendi ülke vatandaşına yapılmaması, onlara sağlanan gıda yardımlarının kendi ülke vatandaşlarına yapılmaması gibi eleştiriler bu meselenin asıl kaynağı. Şeffaf olmadığımız için de meseleler tam olarak anlaşılmış da değil. İstihdam da Suriyeli’lerin ucuz iş gücü kaynağı olarak kullanılmasından ötürü işlerini kaybeden vatandaşların öfkeli olması ve burada göçmenlere karşı tutum sergilemelerine yol açmakta. İşverenler SGK primi ödemediği, asgari ücretin altında çalıştırdığı göçmen işçiyi iki katı maliyeti olan yerel bir işçiye tercih etmesi bu ayrımcılığın oluşmasına, yeşermesine olanak sağlamaktadır. Ayrımcılık hangi bahaneyle olursa olsun etik değildir. Her sorunu ayrı ayrı değerlendirmemiz gerekiyor. Elmayla armudu birbirinden ayırmamız gerekir.

Yaş ayrımcılığı konusu toplumlarda epeydir sahne almaktadır ama bu konu da bir çok ayrımcılık gibi diğerlerinin altında ezilmiş bükülmüş vaziyettedir. Daha ilk kez gördüğümüz birisine Dede, Amca, Teyze diye cümleye başlanması önyargılı işler verilmesi, istihdam da unutulması hatta, düşük emekli maaşıyla geçinmeye zorlanmaları gibi çok çeşitli ayrımcılıkla karşılamaktalar. Türkiye’de gençlik 35’inizde biter. Yunanistan’da ise 50 yaşına kadar genç kabul edilirsiniz. Romanya’da 45’inize kadar gençsiniz. Bu sorumluluk verme, güvenme konusu bakımından ülkemiz çok şanslı ve erken orta yaşa girerek sorumlu insan grubuna alınmakta lakin çok da erken yaşlılık sınırına varılmaktadır. 55’den büyükseniz bu sefer de “Ne işi var bu yaşlı adamın burada?” gbi tepkiler başlıyor.

Daha genç lider istiyoruz gibi meseleye ayrımcılık yaparak bakan da bir yapımız var. Çağdaş bir lider isteyebiliriz ama genç lider dediğimiz de ayrımcılık yapmış oluruz. Özetle ne dediğimiz, ne düşündüğümüz ve önyargılarımız bizi ilgilendirir ama özgürlüklerin de bir sınırı vardır ve o sınır keyfi olarak aşılabilir bir sınır değildir.

Gördüğünüz gibi konular bitmedi, sanırım önem derecesine göre ayrımcılık konularını teker teker farklı yazılarda anlatmak gerekli. Mesele farkındalık yaratma! Umarım ilginizi çekmişizdir.

Sevgiyle

Yorumlar (0)