30.11.2019, 06:44

Babacan’ın açıklamaları ve AK Parti’nin buna cevabı!

Ali Babacan’ın Habertürk’teki açıklamalarını hatırlayın. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’ın buna karşı açıklaması da şöyle: "Hangi argümanları ortaya koyduklarını gördük. Açıklamalarında dikkate değer yeni bir şey bulmak mümkün değil. Türkiye'nin değişken, dünyanın sabit olduğunu düşünüyorlar. 15 Temmuz'a, teröre hiç değinmeyeceksiniz, AB'de ortaya çıkan değişmelere değinmeyeceksiniz, bölge okuması yapmayacaksınız, dış politikaya dair yeni bir şey söylemeyeceksiniz yeni bir dil geliştirdiğinizi söyleyeceksiniz, böyle bir şey yok. Türkiye'nin bölgesinde olanlar sorulduğu zaman, Esed, Sisi sorulduğunda FETÖ sorulduğunda hiç bir cevap vermeyeceksiniz. Bir akademisyenin de çıkıp konuşabileceği günü geçmiş neoliberal tezleri savunacaksınız. Bizim açımızdan dikkate değer bir şey değil. AK Parti olarak çizgimizde devam ediyoruz.     Konuşmamızı gerektiren bir konu olarak         görmüyorum bunu”
Bence M. Ünal’ın  açıklamasında altı çizilmesi     gereken noktalar  şunlar: 
"Türkiye'nin değişken, dünyanın sabit olduğunu     düşünüyorlar. Bir akademisyenin de çıkıp konuşabileceği günü geçmiş neoliberal tezleri savunacaksınız..." Yani Ünal demek istiyor ki asıl “değişken” biz değiliz -Türkiye değil- önce çevre-dünya değişti. Biz de mecburen bu değişime göre duruşumuzu, politikalarımızı değiştirmek zorunda kaldık. Ortaya çıkan  yeni dünya düzeninde eskiden olduğu gibi liberal tezleri     savunarak yol alamazdık!
Aşağıdaki yazı aslında daha önce yayınlanmıştı. Onu, özetleyerek  şimdi tekrar buraya almamın nedeni  tam da konuyla ilgili olması!.. O kadar ilgili ki, hem Babacan Hareketi’ni, onların konumunu, hem süreç içinde bugün AK Parti’nin geldiği yeri, hem de benim bu konulardaki düşüncelerimi bütün açıklığıyla ortaya koyuyor... 
Küreselleşme sürecinde         
ikinci aşama ve Türkiye!
Eskiden, yani 21. Yüzyıl öncesinde -“küreselleşme süreci” öncesinde“- olay açıktı! Bu durumda, ulus devletin kanatları altında gelişip büyüyen sermaye ile ulus devlet arasında hiçbir çelişki yoktu. Tam tersine, sermaye ancak kendi ulus devletinin koruyucu kanatları altında dünya pazarlarına açılarak ulus devletin silahlı gücüyle yarattığı nüfuz bölgelerini pazar olarak kullanabiliyordu. Bu dönemde yaşanılan bütün      savaşların   nedeni de  zaten “kapitalist ülkelerin kendi aralarında dünya pazarlarını yeniden     paylaşmaları” kavgasından  başka bir şey değildi!
Ancak, ne zaman ki Soğuk Savaş sona erdi, tekleşen yeni bir dünya ile birlikte “küreselleşme süreci” adını verdiğimiz yeni bir süreç ortaya çıktı, bundan  sonra işlerin değişmeye başladığını görüyoruz! Bu durumda artık, ulus devletin sınırları ve koruyucu kanatları, küresel bir oyuncu haline gelmeye başlayan sermaye için  dar gelmeye başlıyordu!.. Tıpkı o ipek böceği kurtçuğu gibi, kendi ördüğü kozasının içinde kanatlanıp kelebek haline gelen sermaye, artık  küresel sermaye haline dönüşerek, ulus devlet kabuklarını sırtından atmaya, dünyanın dört bir yanına uçup giderek, neresi kendisi için kârlı ise oraya konup, orada üretim faaliyetini sürdürmeye başladı! İşte, 21. Yüzyıl’ın -ona damgasını vuran  “küreselleşme sürecinin” bu ilk döneminin- en önemli gerçeği budur. Bu temel olguyu kavramadan içinde yaşadığımız süreçte başka hiçbir şeyi kavramak mümkün değildir! 
Gelişmiş ülke ulus devletleri başlangıçta -küreselleşme sürecinin bu ilk evresinde- bütün bunları  hiç     anlayamadılar. Onlar sandılar ki oh ne güzel, sermaye ihracının önündeki bütün engeller kalktı artık! Ve 20. yüzyıl kalıntısı emperyalizm anlayışlarıyla onlar da     bu süreci desteklediler!
Sonuç; sermayenin anavatanı gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru muazzam  akışı oldu.
İşte, bizde AK parti’nin iktidara geldiği  dönem,   tam bu sürecin o ilk  aşamasında esen rüzgarlara  denk gelmiştir. Bu dönemde, Amerika’dan Avrupa’ya kadar bütün  Batı’lı ülkelerin AK Parti hareketini     desteklemelerinin altında yatan da, iç dinamikle dış dinamik arasındaki söz konusu   uyumdur... 
Ancak, gelişmiş ülke ulus devlet yöneticileri bir süre sonra farkına vardılar ki, işler hiç de öyle düşündükleri gibi gitmiyordu! Kendi koruyucu kanatlarının altında besleyip büyüttükleri sermaye şimdi artık çılgınlar gibi “gelişmekte olan ülkelere” doğru gidiyor, yeni yatırımlarını oralarda yapıyordu.  Çünkü, “gelişmekte olan ülkelerde” üretim maliyetleri daha azdı; buralarda yapılan yatırımın pazarın genişlemesine neden olarak daha kârlı hale geldiğini de görünce     sermaye artık eski anavatanlarında hiç yatırım     yapmamaya başlamıştı!
Ve onlar -yani gelişmiş ülke ulus devletleri- yavaş yavaş, "küreselleşme süreci" denilen sürecin kendi aleyhlerine işlemeye başladığını hissettiler!
Hani o Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma sözü vardır ya, aynen buna benziyordu durum! Önceleri, küreselleşmeyi emperyalizmin zaferi olarak alkışlayan ve destekleyen 20. Yüzyıl’ın egemenleri, şimdi artık -küreselleşme sürecinin bu ikinci aşamasında- neye uğradıklarını anlayamamanın şaşkınlığı içinde, ayaklarının altından hızla kayıp gitmeye başlayan o eski zemini muhafaza edebilmek  için,     atalet direnciyle frene basmaya -aleyhlerine işlemeye başlayan süreci  geriye döndürebilmenin  çarelerini aramaya- başlamışlardı. Ama, adına küreselleşme denilen bu sürece karşı oluşan potansiyel sadece  gelişmiş ülkelerin ulus devlet yöneticileriyle sınırlı değildi! 
Yatırımların neredeyse durma noktasına gelmesi ve işsizliğin artması ilk adımda buralarda yaşayan     insanları da etkiliyor, onları da yeni arayışlar içine sokuyordu... İşte, popülist bir söylem olan yeniden büyük Amerika sloganının büyüsüne kapılarak kitleleri Trump’un arkasında toplayan sürecin  özü budur!..     İngiliz ulus devletinin ve 20.Yüzyıl özlemi içinde olan burjuvaların, kitleleri de  peşlerine takmak  için  kullandıkları popülist Brexit refleksinin özü budur!  Ve de son yıllarda, bütün diğer gelişmiş Avrupa ülkelerinde yükselen, yarı popülist -20.Yüzyıl kalıntısı- yeni sağ hareketlerin  altında yatan  neden budur...  
Yarın devam edecek...

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!