24.10.2021, 07:51

Batık ekonomi ve covid ile yaşamak

EKONOMİ hepimizin malumu batık. Son Merkez Bankasının faiz indiriminden sonra AKP'liler elbette halkın arasında Tebdil-i kıyafetle dolaşacaklar. 5 yerden maaş alan adamlar “Bugün yalnızca 12 lira kazandım” diyen manavın karşısına başka nasıl çıkacaklar, bunca olan biten karşısında vatandaşın yüzüne nasıl bakacaklar? Ve bunun yanında Yürü be altın. Döviz kim tutabilir sizi? Zaten tutulmak istenmediğiniz de apaçık ortada. Enflasyon karşısında kaybetmemek için demek ki rant burda tatlı parada. Bakın ülkede enflasyon %20, faiz %16. $:9,60 €:11,21 Altın: 554 TL. Ülke olarak serbest düşüşteyiz.Türkiye'deki gelişmeler yurt dışında da Türk Lirası'nın serbest düşüşte olduğu vurgulanarak duyuruluyor.
Öteye geçelim. Aşağı doğru giden tehlikeli sarmaldan bir türlü kurtulamayan ekonomi, diğer bütün sorunları unutturdu. Oysa tek kriz ekonomide değil, ondan beslenen ve onu da besleyen bir de Covid krizimiz var. Aşılanma sorunu devam ediyor. Yalnızca son üç ay içinde resmi rakamlara göre 16,000 insanımızı Covid nedeniyle kaybettik. Sayılar giderek anlamsızlaşıyor, onun için 1999 büyük depreminde kaybettiğimiz insan sayısının 18,000 olduğunu hatırlayalım. Bitmeyen bir depremde yaşıyoruz.
 

Aşılanma hızı düşüyor
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca “84 Milyonun huzurunda her gün vefat haberi vermenin insana neler hissettirdiğini bilemezsiniz” dedi. Sonra da şöyle devam etti: “Aşı her yerde benzer etkiyi göstereceğine göre, acaba nerede hata yapıyoruz? Tedbirlerde zayıfız. Aşılanma da tedbir de artmalı.” Bu son üç ayda aşılama dışında ciddi hiçbir tedbir almadan, sözde normal bir hayat sürüyoruz. Aşılamada da geldik bir duvara dayandık. Aşı olmanın önemini anlayan kesimler ve bireyler aşılarını oldular. Yaklaşık 47 milyon kişi iki doz aşı oldu. Bunların yaklaşık 4,5 milyonu iki doz Sinovac aşısı olanlar. Yani bağışıklık düzeyleri oldukça düşük.
 

Nüfusun yarısı aşı olmuyor
Hadi yine de nüfusun yarısından biraz fazlası korunma altında. Diğer yarısı, çeşitli nedenlerle aşı olmuyor. Onları ikna etmek için ciddi hiçbir faaliyet gösterilmiyor, tersine memleketin fikirlerini gösteri yoluyla ifade etme özgürlüğüne sahip tek grubu olan aşı karşıtları miting üzerine miting yapıyor. Bu mitinglerde bilim insanlarını ve Sağlık Bakanını yuhalıyor. Her türlü hurafeyi ve yalanı hem sosyal medyada hem yönetime yakın medyada yayıyor. Sonuçta günlük aşılanma sayılarındaki düşüş, Türk Lirasının değerindeki düşüşten daha hızlı.
Analist ve araştırmacı Güçlü Yaman pandeminin başından beri Sağlık Bakanlığının biz vatandaşları, hatta bilim kurulu üyeleri gibi uzmanları mahkûm etmeye çalıştığı bilgisizlik/verisizlik karanlığını biraz olsun dağıtan sorumlu, aktif vatandaşlardan biri. Bu ülkede şükür ki pandemiyi biraz olsun anlamamıza çok değerli katkılar sağlayan, açık kaynakları kullanarak hesaplar ve projeksiyonlar yapan, bunları hepimizin anlayabileceği şekilde tablo ve grafiklere döken, sabırla ve inatla bunu her gün yapan bir dizi gönüllü insan var. Sağ olsunlar.
 

Son üç ayda iki Marmara Depremi kadar kayıp
Güçlü Yaman 2020’nin yaz aylarından beri, 23 ilin digital ortamda bulunan mezarlık kayıtlarını, e-devlette yayınlanan vefat listelerini kullanarak “fazla ölümleri” hesaplıyor ve Twitter hesabından bunları yayınlıyor. Fazla ölüm, daha önceki beş yılın ölüm ortalamalarına göre içinde bulunulan yıldaki ölüm sayısı artışlarına verilen ad. Salgın, afet gibi kayıtların düzgün tutulamadığı -ya da bizdeki gibi kasten düzgün tutulmadığı- ülkelerde, bu afetin neden olduğu ölümlerin sayısını tahmin etmek için kullanılan bir ölçüt.
Yaman’ın birçok basın yayın organında da zikredilen verilerine dayandırdığı, pandemi dönemi fazla ölüm sayısı 146 bin. Bu tahmin, Covid’e bağlı resmi ölüm sayılarının üç katı. Son üç ayda resmi ölüm sayılarıyla, kendisinin hesapladığı fazla ölümler arasındaki farkın biraz azaldığını, fazla ölümlerin, resmi sayıların iki katı kadar olduğunu söylüyor. Öyleyse son üç ayda aslında otuz bin vatandaş salgın nedeniyle yaşamını yitirdi. İki Marmara depremi kadar can kaybı oldu diyebiliriz.
 

Ah maske! Sınıfsal konum belirliyorsun
Nüfusun yarısının aşısız olduğu bir ortamda virüsün yayılmasını, hatta aşılı olanlar arasında bir nedenle bağışıklığı düşük olanların hastalanmasını önlemek için geleneksel tedbirlere devam etmek gerekiyor. Maske, mesafe, yaygın test, pozitif olanların yalıtımı, temaslıların ciddi takibi vb. Testler yaygın yapılmıyor. Son haftalarda test pozitiflik oranı yine yükselişte ve yetersiz test yapıldığını gösteren yüzde beş sınırının üstünde. Filyasyon kevgir oldu, birçok temaslının işine gücüne devam ettiğini duyuyoruz. Maske mesafe ise tamamen yalan oldu.
Maske birçok Batı ülkesinde, özellikle ABD’de salgın inkarcıları ve aşı karşıtları tarafından politik bir simgeye döndürüldü. Bu virüsün yayılmasını kontrol etmenin önünde ciddi bir engel. Türkiye’de ise farklı bir konumlanması var. Sosyal medyada dolanan düğün, kutlama videolarına bakıyorsunuz, pahalı restoranları -benim durumumda dışarıdan- izliyorsunuz. Herkes maskesiz, yiyor içiyor, gülüyor, hatta öpüşüyor, ama hizmet verenler, mesela garsonlar maskeli.
Bu pandemiden yoksullar, eğitimsizler, günlük ekmek parası kazanmak zorunda olanlar daha çok etkilendi. Yaşam koşulları nedeniyle virüse daha çok maruz kalıp, daha çok hastalandılar. Görünen o ki tedbir almak sorumluluğu da yalnızca onlara ait. Pandemi geçip gitse bile, paralılara yakın mesafeden hizmet veren parasızların üniformalarına bir de maske eklenecek.
Ah maske! Politik çekişmelerin simgesi olmakla kalmadın bir de sınıfsal konum belirleyici oldun. Öyle olunca da virüse serbest dolaşması için çok alan kalıyor.
 

Hekimlerin ‘beş dakika’ isyanı
Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) çağrısıyla birçok ilde açıklama yapan hekimler, muayene için randevu aralıklarının 5 dakika ile sınırlandırılmasını protesto etti. Hekimler, “Bu uygulama daha çok istifa, daha çok hekim göçü, daha çok hastalık, daha çok sağlıksızlık, daha çok sağlıkta şiddet getirir” dedi.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve tabip odaları, Merkezi Hekim Randevu Sistemi’ndeki randevu aralığının beş dakikaya düşürülmesine karşı “5 dakikada hekimlik yapılmaz, sağlık 5 dakikaya sığmaz” diyerek bunun geri çekilmesini istedi.
 

5 dakikada hekimlik yapılmaz
Yıllardır “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adı altında yürütülen politikalar, hastaneleri ticarethaneye, hastaları müşteriye dönüştürdü. Sağlık Bakanlığı sağlık hizmetlerinde niteliği değil, niceliği önceleyen politikalarında ısrara devam etmektedir. Bu anlayışla yönetilen sağlık sistemi toplumun nitelikli sağlık hizmeti alma hakkını ve hekimlik değerlerini yok saymaktadır.
Hekimlik yapabilmek için bir hastaya ayrılması gereken muayene süresi en az 20 dakika olarak kabul edilmesine rağmen, ülkemizde birçok hastanede bu süre 5 dakikaya düşürülerek hekimlere günlük yaklaşık 100 hasta randevusu dayatılmaktadır. Bu randevular, hekimin isteği ve bilgisi dışında MHRS üzerinden açılmakta; hekimin hastasına yeterli zaman ayırmasına, halkın nitelikli sağlık hizmeti almasına engel olmaktadır. Hekimlere performans baskısıyla daha çok muayene ve işlem dayatması yapılarak mesleki özerkliğimize müdahale edilmekte, halkın sağlığı tehdit edilmekte, sağlıkta şiddete zemin hazırlanmaktadır.
 

Beş dakikada tanı koymak !
Hastalıkların tanısını koyabilmek için ilk ve en önemli adım, ayrıntılı bir öykü almaktır. Dayatılan 5 dakikada ne kişinin yakınmasını anlayabilmek ne de yeterli muayenesini yapabilmek mümkündür. Tıbbi sekreter olmadan çalışmak zorunda bırakılan hekimler tıbbi kayıtların tutulmasında zorluklar yaşayacak, sonraki süreçte yaşanacak en ufak olumsuz gelişmede hekimi zor duruma sokacaktır. Sağlık Bakanlığı ve hastane idarecileri unutmamalıdır ki; malpraktis bireysel değil, sistemsel bir sorundur ve bu dayatma ile hastaların sağlığına yansıyacak olumsuzlukların sorumluluğu kendilerindedir.
 

Kabul edilemez
Muayene için yeterli zaman tanımamak, hekim-hasta ilişkisini birkaç dakikaya sığdırmak; hekimlik meslek etiği ilkelerimiz açısından kabul edilemez ve mesleki özerkliğimize yönelik bilinçli bir saldırıdır. Bu uygulama daha çok istifa, daha çok hekim göçü, daha çok hastalık, daha çok sağlıksızlık, daha çok sağlıkta şiddet getirir. Halk sağlığını ve sağlık çalışanlarının sağlığını tehdit eden bu uygulamalardan hızla vazgeçilmelidir. Hem hekimlerin hem de toplumun sağlık hakkı için bu uygulamalara itirazı birlikte yükseltelim. Hekimler köle, hastalar müşteri değildir. Sağlıklı yaşam hakkımızdan vazgeçmeyelim! 5 dakikada hekimlik yapılmaz!
 

Mazeret değil çözüm üretin
İktidar mazeret değil çözüm bulma yeridir. Sağlıktan ekonomiye, iç politikadan dış politikaya kadar her alanda AK Parti iktidarı ise uzun süredir sadece mazeret üretiyor. Sorunlara çözüm üretemeyince iki yol izliyor: Birincisi sorunu reddetmek, ikincisi kabul ettiği sorunlar için de mazeret üretmek. Ekonomik kriz halkı inim inim inletiyor ama iktidara göre ortada ekonomik kriz falan yok! Türkiye şahlanmış uçuyor! Krizi en hızlı atlatan hatta fırsata çeviren, rekor büyümelere imza atan bir Türkiye var!
 

İngiltere'den Almanya'dan sana ne!
İngiltere’de benzin yok! Fransa’da Almanya’da insanlar yiyeceklerini bulamıyor! Her yer kuyruk!Türkiye’de Allah’a şükür böyle bir durum yok! Bolluk, bereket, refah içinde yaşayıp gidiyor!Türkiye”de üniversite öğrencilerinin yurt sorunu yok! Banklarda yatanlar öğrenci değil, genç değil! Hepsi terörist! Türkiye”de kriz nedeniyle iflas eden, kepenk kapatan esnaf yok!
Türkiye’de enflasyon yükselmiyor! Gıda, enerji fiyatlarını çıkarırsanız, enflasyon yükselmiyor aksine düşüyor! “O halde faizi düşürmek gerekir” deniliyor ve düşürülüyor.
Türkiye’de işsizlik de artmıyor! Aksine düşüyor! İŞKUR’un saptadığı kayıtlı işsizlere

eklenen 118 bin yeni işsizi buharlaştırırsanız işsizlik düşüyor! Bunlar iktidarın çözüm bulamadığı için reddettiği, yok saydığı sorunlar.
 

Gıda fiyatında suçlu zincir marketler!
Yarım yamalak varlığını kabul ettiği sorunların sorumlusu ise kendisi değil. Dış mihraklar ve onlarla işbirliği yapan muhalefet! Gıda fiyatlarındaki artış iktidarın yanlış ekonomi politikasından kaynaklanmıyor! Zincir marketlerin ürünlere fahiş fiyat koymasından kaynaklanıyor! Bu market zincirlerine bir denetim yapılırsa iş çözülür! Hükümet fahiş fiyatla mücadeleye kararlı, sırf bu amaçla toplantı yapıyor.
 

Dövizi dış mihraklar yükseltiyor
Türk lirası değer kaybediyor, dolar yükseliyor ama sorumlusu yine iktidar değil. Türkiye’ye siyaseten istediklerini yaptıramayanlar bu kez ekonomi üzerinden yaptırmaya çalışıyorlar, Türk lirası ondan değer kaybediyor! Türkiye’de döviz kurunu “dış mihraklar” yükseltiyor!
Yoksa, Türk lirasının dolar karşısında dibe vurmasının, Merkez Bankası’nın 128 milyar dolarlık rezervini boşa harcanmasıyla bir ilgisi yok! TÜİK rakamlarına göre bile enflasyon yüzde 19,3 dolayındayken faizin 1 puan düşürülerek enflasyonun altına çekilmesiyle de bir ilgisi yok! Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun bu yöndeki açıklamasıyla doların yükselmesi arasında bağlantı yok! Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Suriye’de gerekeni yapacağız” diyerek askeri harekât imasında bulunmasının, bunun ABD ve Rusya’yla gerginliğe yol açacağı düşüncesinin de doların yükselmesiyle bir ilgisi yok! Bütün bunların ilgisi yoksa dolar 9 Türk lirasını nasıl aştı? Dış piyasalarda bir olağanüstülük yok. Piyasalar gayet sakin. Yani doları fırlatacak bir dış neden yok. O halde neden Türkiye’nin iç sorunlarından kaynaklanıyor. Dolar-TL kurunun seyrine bakalım.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçtiğimiz yıldan bu yana seyir şöyle:
Ocak 2018 - 3.76 TL
Ocak 2019 - 5.33 TL
Ocak 2020 - 5.94 TL
Ocak 2021 - 7.36 TL
Bugün - 9.60TL

Bu seyir içinde iktidar bir sürü mazeret üretti. Halka, “dolarlarınızı bozun” dedi. “Dolar alan yanar” dedi. “Dolar 5 TL’yi geçer” diyenler hain ilân edildi. “Şu kadarı geçerse yüzüme tükürün” diyen yetkililer oldu. “Yastık altındaki altınlarınızı bozun ekonomiye kazandırın” denildi. “Temmuz ayında Türkiye ekonomisi uçacak” denildi. “Almanya bizi kıskanıyor” denildi.
İktidar şimdi de Almanya’da, Fransa’da yiyecek sıkıntısı olduğunu, halkın kuyruklarda beklediğini, İngiltere’de benzin olmadığını söyleyerek Türk halkının bu bolluk ve refah içinde şükür etmesini istiyor.
 

Almanya'da kişi başına gelir 42 bin Avro
Oysa ne Almanya’da ne Fransa’da yiyecek sıkıntısı var, ne enflasyon var, ne de yüksek faiz var. Özellikle Almanya ekonomisi gayet iyi. Kişi başına milli gelir 42 bin Euro. Bütçe fazlası 300 milyar Euro’dan fazla.
İngiltere’de ise tanker şoförü sorununun birkaç gün aksattığı benzin sevkiyatı krizi yaşandı. Askeri şoförlerin kullanılmasıyla o da sona erdi.
Ekonomisi krizde olan Almanya, Fransa, İngiltere değil, Türkiye!
Yalan rüzgarıyla ekonomi gemisi yürümüyor.
“Yok” denilince sorunlar ve sorumluluklar yok olmuyor!
 

Ekonomi nasıl düzelir?
Şimdi gelelim ülkemizin en önemli bir değier sorununa Ekonomiye...Merkez Bankası, politika faizini indirince, Türk Lirası, dolar karşısında daha da değer kaybetti. Dolar, 9.5 lirayı geçti. Bunun üzerine iş dünyasından “endişeliyiz” sesleri geldi. İktidar partisi içinden de ekonomi yönetimine ilişkin kimi eleştiriler yansıdı medyaya.
İşsizliğin, hayat pahalılığının, enflasyonun mutlaka seçmen tercihlerine yansıyacağı düşünüldüğünde, iktidardaki endişeyi de iktidardan yakın zamana dek çok memnun olan iş dünyasındaki kaygıları da anlamak mümkün. Ne de olsa özelleştirmelerle, ücretleri baskılayarak, emeğin örgütlenmesini zorlaştırarak, sermayeyi kollayarak, kamu kaynaklarını, doğayı, çevreyi, yeşili, akarsuları, sahilleri hep sermaye lehine kullanarak oluşturulan düzenin devamını ister iş dünyası, sınıfsal çıkarı gereği.
Peki, geniş halk kesimleri açısından, emekçiler, emekliler, öğrenciler, işçiler, memurlar, ücretliler açısından, dar gelirliler, yoksullar açısından, çiftçiler, köylüler açısından durum nasıl? Yüksek döviz, yüksek faiz, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik, yüksek dış borç sarmalı, nasıl etkiliyor onları?
Bu sorunun yanıtı belli: Ne TÜSİAD’ın geçen günlerdeki açıklamasının ne Türkiye Odalar Borsalar Birliği’nin (TOBB) dünkü açıklamasının anlamı var. Gecikmiş de olsa ses çıkarmaları, kimseyi ikna edemiyor. İktidarı bunca yıl destekledikten, iktidarın politikaları sayesinde bunca zenginleştikten sonra yaptıkları eleştiriler, karşılık bulmuyor.
 

Yorumlar (0)