Çözüm, bir zinniyet değişimi olayıyla ilişkilidir ki, bunun da yolu Devletçi kültürün-geleneklerin yerine KAPİTALİST KÜLTÜRÜN ve onun şekillendirdiği yeni bir üst yapının inşa edilmesinden geçiyor. Bu durumda artık esas olan Devlet değil BİREY olacağı için, Devlet, özgür bireylerin oluşturduğu bir sistem haline dönüşeceği için, BİAD olayının maddi temeli de kalmaz... Peki bugün Türkiye neresinde bu sürecin?
Evet doğru, Türkiye'de de artık gelişmiş bir kapitalizm var. Ama buna paralel olarak henüz daha kapitalist kültürü -bilgi temelini- esas alan bir yeniden yapılanmaya gidilemedi (bilinç daima geriden gelir)... Sözü edilen “yeni Türkiye” ve yeni anayasa olayının diyalektiği budur... İşte Türkiye şimdi tam bu geçiş aralığında bulunuyor. Eski “Beyaztürk” yapı kendi içinden yarattığı - özünde gene Devletçi olan- “Siyahtürk” REAKSİYON tarafından devrildi-tersine çevrildi, eski düzen altüst oldu; ama henüz daha yeni bir sistem yapılandırılamadı. Bu geçiş aralığında eski aşiret kökenli Devlet anlayışının özünü oluşturan "Tanrının yer yüzündeki gölgesi olma” durumu, onu alaşağı eden insiyatifi de gene Tanrısal bir güç - mehdi - yaratmaya yöneltti... Çünkü, “Tanrının yer yüzündeki gölgesi olan” bir Devlet ancak gene Tanrısal bir insiyatifle -mehdi- yenilgiye uğratılarak ele geçirilebilirdi!.. Yani, mehdiyi yaratarak ona BİAD'I öngören anlayış eski sistemin bilgi temelinde bulunan ve atalarımızdan bize miras kalan bir gelenektir. 
Buraya kadar olan süreç devrimin birinci aşamasının özünü oluşturuyordu. Bundan sonra olacak olanlar ise, Beyaz-Siyah etkileşiminin sentezi olarak ortaya çıkacak, küreselleşme dönemine özgü çok kültürlü yeni kapitalist toplumun ürünü MELEZ insanların yeni Türkiye’sini yaratmaya-inşa etmeye yönelik olacaktır...
BİAD-KUL-KÖLE İLİŞKİSİ…
Soruyu şöyle soralım: Açıkça insan yerine konmayan, bir üretim aracı olmaktan öteye gidemeyen “köle” ile Osmanlı’nın “kul”ları arasında  fark var mıdır?.. Bunların ikisi de son tahlilde bir efendiye “biad” eden insanlar grubu değil midir?..
“Kul” demek Tanrı’nın karşısında hiçbir kişisel-bireysel varlığı-nefsi (self) olmayan insan demektir. Buna göre, “bütün insanlar Tanrı’nın kullarıdır”. Tanrı, sistem merkezindeki sıfır noktasını -denge durumunu- uyumu, adaleti temsil ettiği için, insanların Tanrı karşısında hiçbir varlıkları oluşmaz. Sınıflı topluma geçerken yeni bir merkez -sıfır noktası- denge durumu yaratmaya, yeni bir üst yapı oluşturmaya çalışan  dinlerin temel çıkış noktası budur... “Kul” kavramının birinci anlamı böyle... 
Sınıflı topluma geçmeden önce bütün ilkel komünal toplumlarda sistem belirli bir denge -ilahi adalet- zemini üzerine oturuyordu. Burada (yani ilkel komünal toplumda) insanlar sadece sıfır noktasını temsil eden Tanrı’nın kulları idiler; henüz daha “Tanrı’nın yer yüzündeki gölgesi” sayılan başka bir insanın kulu olma statüsü oluşmamıştı! Çünkü, bu durumda  sistem merkezini temsil eden şef henüz daha diğer insanlarla eşit haklara sahip  bir kamu görevlisi idi...  
Ne zaman ki, şef, sınıflı topluma geçişe paralel olarak sistem merkezinde bulunan Tanrı’yı da temsil eden (“Tanrı’nın yer yüzündeki gölgesi”) üstün insan konumuna yükselir, işte o andan itibaren insan ilişkilerinin niteliğinde de bir değişme olur. İnsanların Tanrı’nın (yani sistem merkezinde bulunan sıfır noktasının) karşısındaki kişiliksiz konumları, artık “Sultan” haline gelen şefin karşısındaki kişiliksizlik haline dönüşmeye başlar... 
Ama bu durumda bile “Reaya” ve “Kul” tam olarak aynı şey değildir. Evet, “Sultan” Tanrı’nın yer yüzündeki gölgesi” olduğu için, son tahlilde Reaya dahil Sultanın “Tebaa”sını oluşturan herkes bir anlamda onun “kuludur”; ama buna rağmen gene de Reaya “özgürdür”!.. Osmanlı, her şeye rağmen Devleti birlikte kurdukları o “özgür” aşiret insanlarını kul-köle haline getiremez!.. (Osmanlı tarihindeki bütün isyanların altında yatan gerçek budur... Belirli bir aşamadan sonra Sultanlar’ın Reaya’dan biriyle evlenmeleri bile yasaklanır neden? Çünkü, kayıtsız şartsız Sultan’a bağlı “kul” statüsündeki bir “Cariye” ile “özgür” Osmanlı insanı arasındaki fark Osmanlı’yı ürkütür de ondan!) Bu nedenle, Osmanlı, tıpkı bir robot gibi kayıtsız şartsız kendisine  bağlı, kişiliksiz insanlardan oluşan ekstra bir “DEVŞİRME”-KUL tabakası yaratmıştır. Evet, bu durumda ortaya çıkan bu yeni kitlenin özünde “köle”den hiçbir farkı yok gibidir, yani bunların ikisi de son tahlilde bir robot-insan grubudur. Ne var ki, bu durumda bile “kul” ile “köle” aynı şey değildir. Yerleşik toplumdan çıkma sınıflı toplumlar köleleri bir üretim aracı olarak görürlerken, Osmanlı için kullar Devletin hem yönetici sınıfının -Devlet sınıfının-, hem de silahlı koruyucu  asker gücünün bel kemiğini  oluştururlar... 

DİKKATİNİZİ ÇEKEBİLİR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.