18.10.2020, 07:32

Bir babanın hakikatle imtihanı

İstanbul’da, toplu taşıma araçları ile seyahat ederken çevremdeki insanları, onları rahatsız etmeden gözlemlemekten hoşlanıyorum. Yol boyunca araca binen, inen farklı insan yüzlerine odaklanır, yüzlerindeki sabit duyguların gerçek nedenleri hakkında kendi kendime tahminlerde bulunurum. O insanlara ve yüz ifadelerinde donmuş olan o duygulara dair farklı hikayeler uydurmaya çalışır, hayatlarının nasıl olduğuna ilişkin kimi öngörülerde bulunurum. Yüz manifestosunun çağrıştırdığı insan hikayelerini, yol boyunca kendimce kurgular ve o duygu ve düşünceler ile zihin dünyamın temelini oluşturan kendi fikirlerimi yeniden test ederim. Bazen çok sevimli sonuçlara ulaşabildiğim gibi bazen de hüzünle suratıma bir yumruk yemiş gibi sersemlerim.

Bu sabah da yine bir dostumun randevusuna gitmek üzere evden çıkıp, metro istasyonunun yolunu tuttum. Sabahın o en hareketli saatlerinde, İstanbul’un omuz omuza kalabalığının içinden kendime dar koridorlar açarak, nihayet metro istasyonuna vardım ve merdivenlerden aşağıya perona inip, hınca hınç kalabalıkla birlikte gelen metroya attım kendimi. Ayakta duracak yer bile yoktu. Neyse ki birkaç durak ilerledikten sonra, biraz tenhalaştı vagon, en azından ayakta daha rahat durabiliyordum ve de etrafıma bakıp biraz gözlem yapabileceğim bir görüş mesafesine de kavuşabilmiştim.

Otuz beş ya da kırklı yaşlarda olduğunu sandığım bir erkek, olabilecek en hakiki bir yüz ifadesi ve en az yüz ifadesi kadar hakiki ve etkileyici bir ses tonuyla “Utanıyorum” dedi. Utanıyorum kelimesi ağzından öyle bir çıktı ki, bir anda metroya hakim olan uğultu sanki bir bıçak darbesiyle kesildi. Utanıyorum kelimesi ancak bu kadar ikna edici ifade edilebilirdi. İnanın bana, sadece bu tek kelime beni ikna etti. O sözcük kulağıma ulaştığı anda içimde adama karşı bir sempati oluştu. Şimdi sizin huzurunuzda bir kez daha söylüyorum; beni bir tek sözcük ikna etti ve artık adamdan yanaydım. 

Bir kez daha “Utanıyorum” dedi. İfadesine aynı ton ve aynı üslup hakimdi. Çünkü o söyleme tarzına gerçek bir acı egemendi. “Sizleri rahatsız etmekten utanç duyuyorum” dedi ve sağ elindeki gazeteyi, herkesin görebileceği bir yüksekliğe kaldırdı. “Kızım şu an hastanede yoğun bakımda; güzel yavrum hayatta kalmak için bir kuş gibi çırpınıyor, hem dualarınıza hem de yardımlarınıza ihtiyacımız var.” Yazarken kesinlikle onun vurgularla konuşmasına sağladığı etkiyi sağlayamadığımı biliyorum. Keşke her sözcüğü onun ağzından çıkan haliyle size aktarma imkânım olsaydı. 

“Sizi üç kuruş için istismar ettiğimi düşünmeyin lütfen, ben o istismarcılardan değilim” dedi. Belli ki söyleyecek başka şeyleri de vardı. Ama sol taraftan yükselen bir kadın sesi, konuşmanın akışını kesti; “Ben” dedi kadın, “bir aydır, değişik aralıklarla sana rastlıyorum; sen resmen dileniyorsun ve yaptığın da söylediğinin tam aksine istismarcılık artık!” İtiraf etmeliyim ki, kadının söyledikleri hiç hoşuma gitmedi. Sanki bana söylenmiş gibi rahatsız oldum. Kendimi tutamadım ve adama “Lütfen bana doğru gelin’’ dedim “Ben size inanıyorum.” Adam bana doğru gelirken, kadın “Ama beyefendi şimdi siz dilenciliği teşvik ediyorsunuz” dedi. Adamın eline yüreğimden gelen parayı sıkıştırırken, kadına döndüm ve öfkeli bir ses tonuyla “Sizce” dedim “bu durum yeterince trajik değil mi? Bir insan, onurunu, kişiliğini, karakterini ayaklar altına alarak, karşımıza çıkıp bizden bir şey dileniyor, siz bunu yapabilir miydiniz? Siz kendinize böyle bir şey yaşatır mıydınız? Sizce sadece bu durum yeterince utanç verici değil mi?”

Sanırım kimileri ne demek istediğimi anladı; çünkü o andan itibaren metroda o bölümde olup, hadiseye tanık olanlar sanki ikiye bölündüler. Benim hissettiğim en azından buydu. Bir başka kadın, “Dilenmek yerine gidip çalışsın” dedi. Daha bir şey söylememe fırsat verilmeden karşı koltuklardan birinde oturan bir adam tok bir sesle, “Hanımefendi, bu ülkede üniversite mezunları bile iş bulamıyor, Siz ne diyorsunuz?” dedi. Bir başka adam “Ama yalan söylüyor, daha dün yine burada bize başka bir foto göstererek, karım hastanede yoğun bakımda demişti” dedi. 

Babayla göz göze geldik, gözlerinden usulca yaşlar akıyordu. Ben o gözyaşlarının yalan söylediğine bir an olsun inanmadım. Yalan söylüyor diyen adama döndüm “Film izlemeyi sever misiniz?” dedim.  Önce ne demek istediğimi anlamadı, “Türk dizilerini izlemeyi sever misiniz” dedim,  “Evet” dedi. “Peki, dizlerdeki her şeye inanıyor musunuz? Ya da dizilerin size doğru söylediklerine inanıyor musunuz?” diye sordum. “Hayır” dedi. “Peki ama” dedim, “o dizilere ve filmlere yalan söylediklerini bildiğiniz halde para ödüyorsunuz, değil mi?”

Herkes sustu. Ben de sustum. Zaten ineceğim durağa yaklaşmıştım.

Yorumlar (0)