13.08.2020, 05:41

Bir kadınla bir Eylül sabahı...

“11 gün aç ve susuz gözlerinin içine bakacağım. 12'inci gün jiletle damarlarımı keseceğim” dedi. Öylece kalakaldım. Ne diyorsun yahu?

“Yaa Kaptan bu. Attila İlhan'ın şiirinden bir cümle. Bir kadın sevdiği adamın gözlerinin içine bakıp da söyler hani...”

Ürkütücüymüş.

“Merak etme. Açlık tamam da bu sıcaklarda su içmeden olmaz. Suyu da boşver. Soğuk bir birayı hak ediyor bu öğle vakitleri.”

Haklısın.

“Yaaa” deyip önüne döndü öylece. Elindeki çakmakla oynuyordu. Yakıyor söndürüyor, tekrar yakıyor – tekrar söndürüyor.

Üniversite birinci sınıfta toy bir delikanlıyım. İlk defa bir kadınla buluşuyorum. Hem de ne kadın. Tam bir deli. Üstelik benden çok daha akıllı. Muhtemelen mezun olduğumuzda ben sıradan ve beceriksiz bir gazeteci olacağım o ise on beş bin liraya implant yapan “zengin” bir diş hekimi olacak.

“Sahi Anıl. Ne diyeceğim bak” deyip elindeki çakmağı bıraktı. Ellerimi tuttu.

Söyle dedim.

“Ya senin gözlerin yeşilmiş yaaa” deyiverdi.

Günaydın doktor hanım deyip önünde bitmiş boş bira şişesini işaret ettim gözlerimle. Bir bira daha içer misiniz?

“Lütfen.”

Şimdi üçüncü mü dördüncü mü ne biralarımızı içiyoruz. Bir Eylül akşamı gelip oturmuş yanıbaşımıza. Hava serin. Üzerinde beyaz bir askılı siyah ince hırka gibi bir şey var. Çok da bilmiyorum kadınların giydiği şeylerin adını. Tanrı'm ne cahilllik. Hoş ne biliyorum ki kadınlara dair. “Hiçbir şey...” - Her biri Ahmed Arif'in dediği gibi “Bir dağ tavşanı. Mahzun, garip öyle zavallı...” derdim ama 21'inci yüzyılda kadınlar zehir gibi. O da öyleydi.

“Hadi Anıl bunları da içip gidelim. Çok sıkıldım” dedi birden. Gözleri parlamıştı.

Nereye gideceğiz?

“Kampüse gidelim. Çimlere uzanalım. Gökyüzünü izleyelim. Sen bana şiirler okursun sonra. Olmaz mı?” dedi. Olmaz mı derken bakışları çocuk misali gözleri “yaaaa lütfen” diye bakıyor. Eli çenesinde. Dudaklarına tatlı bir tebessüm gelip yerleşmiş. Reddetmek ne mümkün. Olur dedim.

Gideceğimiz bir yer vardı ya. Artık olduğumuz yere ait değildik. Hemen çekip gitmeliydik oradan. Ölüme niyet edip de hayata veda eden, “vakit tamam” diyen intihara karar vermiş bir adam kararlılığında; oradan çıkıp gitmeye niyet etmiştik ve oraya veda edecektik. Yarısı duran birlarımızı bu yüzdendir bir dikişte içtik. Yeni yaktığımız sigaraları bu yüzden birkaç nefeste tükettik...

Kalktık sonra.

El ele çıktık mekandan. O önden ben arkadan gidiyorum. Daha da doğrusu o hızlı adımlarla gidiyor ve beni de peşinden sürüklüyor. O koşuyor, ben koşuyorum.

“Yahu Rüya. Yavaşşş” diyorum ama kime neye. Duymuyordu bile beni. Küçük bir kız çocuğuna kırmızı pabuç almaya gidiyorduk sanki.

Kampüse girdiğimizde yavaşladı. Edebiyat Fakültesi'nin önünden geçtik sonra Ziraat Fakültesi'nin önünden. Yeşil alabildiğine yeşildi her yer. Sonsuz çimler, tarlalar.

“İyi burası” dedi. İyi dedim.

Oturduk öylece. Ellerimi tuttu.

Başını omzuma koydu. “Anıl” dedi içli içli. “İyi ki varsın...”

Elimde olsa; O an dursun isterdim zaman. Bir daha hiç yeni bir gün olmasın. Hiç yeni bir söz yeni bir göz.

“Keşke sonsuzluğa varabilsek” dedim.

“Yoook. Bir gün bitecek. Hayata karşı koyamayız. Beniiim saff ve iyi niyetli sevgilim” deyip öpüverdi yanağımdan. Ne fenaydı sahiden de şu kızlar.

Hadi bana bir şiir oku dedi. Orhan Veli'yi andım o'na;

“Aynada başka güzelsin,

Yatakta başka.

Aldırma söz olur diye;

Tak takıştır, Sür sürüştür,

İnadına gel,

Piyasa vakti, muhallebiciye...”

Bir kahkaha attık beraber. “Serseri” diye seslendi bana. Artık vakit bir Eylül akşamıydı. Gökte yıldız kayıyordu ve ben ışığımı bir çift gözde bulmuş, aşık – şapsal bir çocuğun tekiydim.

Yorumlar (0)