12.11.2019, 06:47

Bir kutlamanın ardından

Geçen gün, günler sonra eski dost Sezai Sami ile Avcılar da karşılaştım. Ülkenin ve yaşadığımız topraklarda yöneticilerin bencilliği, ikiyüzlülüğü, kapris ve hâkim olma içgüdüsünün tepe yaptığını yönetilenlerinde çoğunluğunun dert yandığı halde riyakârca kendini kandıranlara boyun eğdiği bir yaşam içinde olduğumuzu anlattı. Tüm bunlara rağmen o pek az olan “güzel insan” değerine sahip insanların içinde çevresindeki dostlarının uzakta bile olsa doğum gününü kutlaması ve aramasına mutlu olduğu gözlerinden okunuyordu. Değer verdiği ve sevdiklerinin aramasına o kadar mutluydu ki orta yaşı geçmiş ve hala sorumluluklarını yerine getiren yaşam mücadelesinin ortasında biri olarak bu her şeye boyun eğer sorgulamayanları bir kenara koyup kırık olan kalbi umutla ve kararlı bir biçimde atmaya devam etmekte.

Bu yaşa kadar gelmesi ve dik duruş sergilemesine kendisi de şaşkındı çünkü doğduğu yıllarda kendisinden iki yaş büyük kız kardeşi kuşpalazı ve boğmaca denilen hastalıktan ölmüş ve özellikle çocuklarda bu çok yaygındı. Ailesi İstanbul’un Fatih ilçesinin Koca Mustafa Paşa semtinde oturuyordu, burası eski bir yerleşim yeri olmasına rağmen surlara kadar bu kentin sebzecilik yapılan yerlerindendi. İçme suları sokakların köşe başlarında olup, bulaşık ve çamaşır suları sokağa dökülürken evlerin ortak ayakyolu kuburları vardı yani alt yapı hizmetleri hala yoktu. Eski bir kent eski bir yerleşim yeri hatta Paris, Berlin, Moskova gibi kentlerden bile eski ama su kanalizasyon gibi hizmetleri geriydi. Bu kenti son bin yılın dört yüzyılını Bizans, altı yüzyılını Osmanlı yönetmişti. İçme suyunun vatandaşa ulaşması, artıklarının arıtılarak tekrar kullanılması pek akıllarına gelmemiş. 1950 li yılların ortasında boğmaca ve kuşpalazı sonlarına doğru çevre kirliliğinden sarılık hastalığı artmış. Küçücük bedeni sarılığa nedenden ateşlenmiş ve yüzünde yaralar meydana gelmişti doktorun verdiği ilaçlar neticesinde bu hastalıktan da sağ çıktı.

Kimi iktisatçı ve yöneticilerin “gelişmekte olan ülke” dediği üstünde yaşadığımız bu topraklar Avrupa ile Asya’nın güneyden doğal köprüsü görevi görmekte. 1960 lı yılların sonu ve 1970 ‘in başlarında İstanbul’un gecekondu mahallelerinde kanalizasyon ve içme suları düzenli olmadı için kolera salgını baş gösterdi. Birçok mahalle karantinaya alınırken kentteki herkes aşılandı. Bu hastalığa karşı liman ve narenciye panzehir denildiğinden fiyatları tavan yaptı kıymete bindi. Oturduğu semt salgın hastalığın olduğu yerden uzaktı ama oralar da çalışanların taşıma riski vardı bu salgından da etkilenmeden çıktı.

12 Mart 1971 askeri darbesi ülkede köyden kente akını hızlandırdı. Kent kalabalıklaştıkça dünün çamur deryası çorak bırakılan yerler ile kent dışındaki fabrikaların etrafı hızla ve çarpık olarak gecekondulaştı. İnsanların o bölgelerde çalışması ve ikameti neticesinde belediyelerde alt yapı hizmetleri götürmeye başladı. Fabrikayı yönetenler iş yerlerinden uzak yerlerde ikamet ederken çalışanlar işyerinin yanı dibinde fabrikaların atıkları ve kirlilikleri içinde ikamet etmekte; emek sermaye çelişkisi ala bildiğine yaşanmakta. İnsan olmanın bilincinde okuyan öğrenen ve öğretenlerin dürüstçe tavırları gerçekleri açıklamaları ve birlik olma birlikte olma ve birlikte hak aramaları gündemi belirler oldu. 1960’ların sonu ve 1970’ler de toplumsal muhalefet emek sermaye çelişkisi örgütlü olmayı gerektirdi. Devletin 1950’lerde NATO’ya girmekle kontra gerilla faaliyetleri resmileşti, ABD Pentagon denetiminde resmi ve sivil görevlilere eğitim verildi. Devlet her mahallede bir milyoner yaratmaya çalışırken her kim ki “emek, ekmek ve özgürlük” kelimelerini kullanıyor anında yok edilmekte. Kimileri kuytu köşelerde, hain pusularda, kimi 1 Mayıs alanlarında, okul önü ya da evinde, kimileri de sorgu odalarında katledildi. Binlerce kişi gözaltına alınıp sorgulandı ve tutuklandı onlarcası ağır işkencelerden sakat kaldı yaşı küçük olanın yaşı büyütüldü asmayalım da besleyelim dediler ve elliyi aşkın insanı idam ettiler. Kendi ülkesinin asker ve polisi tarafından baskı, cebir ve şiddete maruz kalınan ortam yani “gizli işgal” denilen durumda sevdiklerini bir bir kaybedip uzun yıllar dört duvar arasında kalıp kendisi de sakat kalsa da ayakta kalmayı dik durmayı bildi, buna rağmen yaşadığına şaşkındı.

Dört duvar arasından sonra tekrar bir kamu kurumunda işe başladı, 1989 da yönetime gelenler kendi aralarında çıkar çatışmasına girdi olan çalışanlara oldu aylarca maaşlarını alamadılar ve ilçelerde günlerce çöp toplanamadı. Bölgedeki ilçelerde tüm bunların müsebbibi olanlar yine tilkiliklerine başladı. İşsiz ve aç bırakarak kendince terbiye etmeye çalışan çıkar çevreleri çamur atmaya ve çirkefleşmeye devam etmekte.

Evet, tüm bunlara rağmen ayakta dik durmak, doğruları ve gerçekleri söylemek hele de birilerinin gözüne batarak yaşamak, yaşadığının birileri tarafından fark edilmek onurlandırmak Sezai Sami için güzel bir duygu, dostlarınla, sevdiklerinle güzel günler temennisiyle kadim dostum.

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!