6 Kasım Çarşamba günüydü. Saat henüz öğlen sonrası olmasına rağmen her zaman genellikle akşam 19.00, 20.00 sularında haberleştiğimiz ve buluştuğumuz arkadaşım, dostum, yoldaşım, kardeşim Hüseyin Yolaç aradı.
Hep, ’Sayın Basın’ nadiren ise ‘Memedim’ diye hitap ederdi bana.
Aslında keyifli ve enerjik zamanlarda ’Sayın Basın’, biraz moralsiz zamanlarda ise ‘Memedim’ diye hitap ederdi.
O gün biraz durgun bir ifadeyle ‘Memedim’ nerdesin, durumun nedir, buluşalım mı?' dedi.
Ben de bir iki görüşmem olacağını en geç saat 18.00’de her zamanki mekanımız olan Onur Balık Restoran'da buluşabileceğimizi söyledim.
***
Mekana vardığımda Onur Balık Sahibi Aziz Kızıltaş her zamanki gibi restoran girişine müşterilerini karşılamak için hazırdı ve bana ‘Hüseyin bey sahile geçti’ dedi.
Ben de Mimarsinan sahiline doğru geçtiğimde Hüseyin karşıdan bana doğru geliyordu ama her zamaki Hüseyin’den farklıydı.
Sessizdi, sakindi, ürkekti…
Her buluştuğumuzda, hadi ne yapıyoruz, ne yiyoruz, ne içiyoruz, günün nasıl geçti, çocuklar nasıl, işin nasıl diyerek bana da enerji ve heyecan veren Hüseyin gitmiş.
‘Memedim seni beklerken sahilde yürüdüm, ciddi bir karar aldım, artık daha sakin bir hayat yaşayacağım, işleri toparlayıp inzivaya çekileceğim’ diyordu.
***
mehmet mert hüseyin yolaç

Masaya oturduk, siparişleri verdik, cebinden notlar çıkardı.
'Hep sen notla dolaşıyordun, buyur bunlar da benim notlarım' dedi.
Ben de ona ‘Müdürüm’ diye hitap ederdim.
'Müdürüm ne oldu sana, bugün her  zamankinden farklısın' dedim.
Gece vedalaştık eve döndüm, çalışma masamda bir kitap vardı.
Gazeteci Asuman Korugan son yazdığı kitabı imzalayarak adresime göndermişti.
Yazışmalarımızda en kısa sürede kitabı okuyup izlenimlerimi paylaşacağımı söylemiştim.
Kitabın sonunu şöyle tamamlanmıştı; 'sık görüştüğün bir arkadaş listesi yap.'
Bu listeden kendi arkadaş kıstaslarını belirleyerek ilk beşi sırala.
Bu listedeki her 5 kişiye 10 üzerinden puan ver.
Toplam puanı beşe böl ve çıkan puan senin puanındır.
***
Listeyi yaptım, sıraladım, Hüseyin Yolaç tabi ki birinci sıradaydı.
Yanımda eşim Neşe vardı.
Neşe’nin objektifliğine güveniyorum.
Kendi listemi göstermeden bir de ona sordum; benim kimlerle görüştüğümü aşağı yukarı biliyorsun.
Bir liste yapsan sıralama yapar mısın?
Neşe de düşünmeden ilk sıraya Hüseyin’i koydu.
Yaklaşık yarım saat Hüseyin’den bahsettik.
Ailecek tanışıyorduk.
Çok şeyler paylaşmıştık.
Biz; Mehmet, Neşe, Merve, Alp.
Onlar; Hüseyin, Beyhan, Güngör, Ogeday.
Hüseyin’in ne kadar insancıl, vicdanlı, merhametli, iyi yürekli birisi olduğunu ve her birimizin üzerinde büyük emeği olduğunu söyledik.
Ertesi gece Hüseyin’in sekreteri Burcu hanım beni saat 05.00 surlarında 12 defa aramış.
Telefonumuz akıllı ya, rahatsız etmeme modu olduğundan sesize geçmiş.
Duymamışım.
Ancak sabah 08.00’de uyandığımda  geri döndüm.
Oğlum Alp ile Küpe FM canlı yayınına gidiyoruz.
Bir bakayım Burcu ne diyor diye aradım, haberi aldım, şoka girdim.
Arabayı sağa çektim.
Radyo yayınına gidemedim tabi.
Derken bu bölümü daha uzun anlatırım.
***
Son 15 - 16 senemizi hep bir arada geçirmiştik.
Beraber üzülmüş beraber sevinmiştik.
Nazım’ın şiirlerini okumuş, Fener’in gollerine sevinmiş, siyasetin rezaletini defalarca masaya yatırmış, yaşamın zorluklarını her cm karesinde paylaşmıştık.
O Ülkücü gelenekten gelen biriydi. 'Solculuğu sen sevdirdin bana’ derdi.
Ben O’na, ‘Ülkücülük buysa ve senin gibi olmaksa şayet ben de Ülkücüyüm’ derdim. 
Biz Hüseyin ile sadece kardeş, arkadaş, dost değildik.
Başka şeydik.
Ne bileyim, bardakla tabak gibi, çatalla bıçak gibi, çorapla ayakkabı gibi, kağıtla kalem gibi, etle tırnak gibi işte.
Ve bizim böyle oluşumuzda benim değil Hüseyin’in emeği, çabası, katkısı, özellikleri daha etkiliydi.
Yoksa ben bir başkası ile bu kadar  olamıyorum ne yazık ki.
Hadi beni geçtim, eşim abi derdi,  çocuklarım amca derdi.
Hüseyin’in iş arkadaşları, ortakları, çalıştığı kurum yönetici ve personelleri, komuşları, okul arkadaşları.
Ben O’nunla ilgili ne düşünüyorsam onlar daha fazlasını düşünüyorlar eminim.
***
İşte bu kadar hayat dolu, yaşam sevdalısı, şiir, şarkı, müzik, sanat, doğa sevdalısı.
En önemlisi, vatan, bayrak, Atatürk, Fenerbahçe sevdalısı bir adam pisi pisine diyeceğim bir kaza ile daha 52 yaşında, arkasında o kadar sevdiği/sevildiği kişileri gözü yaşlı bırakarak yaşama veda ediyor.
Bir çalışanının yakını Senegal’de kalp krizi sonucu vefat ediyor.
Hüseyin ve beraberinde iki araçta 8 kişi cenazeyi havaalanından alıyor.
Taşıyıcı cenaze aracı Altunzade sevkinde arızalanıyor.
Başka bir cenaze aracı geliyor ama - ilk suçlu bu aracın şöförü - diğer aracın arkasında değil yanında, yol üzerinde duruyor.
Hüseyin ve beraberindeki 3 kişi tabutu diğer araca koymak üzereyken, hem aracın arka ışıkları kapatıldığı için hem de araç yol üzerinde bulunduğu için sürücüsü alkollü ve süratlı olduğu anlaşılan bir motosiklet bunlara arkadan çarpıyor.
Diğer dört kişi cenaze aracına çarparak kırıklarla kazayı atlatıyor ama Hüseyin’i o çarpma fırlatıp kenara attığı için hem  kırıkları fazla oluyor, hem de kalbi bu sarsıntıya dayanamıyor.
***
Sonuçta yalan dünyadan bir güzel insan daha göçüp gidiyor.
Bu gidiş bana bir çok şey daha gösterdi.
Riyakarlığın, vefasızlığın, maddi çıkar ve beklentinin bu dünyanın en rezil özellikleri olduğunu.
Bu hayatın ne kadar yalan olduğunu, yaşarken -Tıpkı Hüseyin’in dediği ve yaptıkları gibi - hep iyilik yapmak gerektiğini.
Bu yalan dünyada hoş bir seda bırakmak için yaşamak gerektiğini…
Ve biz Hüseyin’i hep güzellikleri ile, gülüşü ile, fedakarlıkları ile, merhametli davranışları ile hatırlayacağız…
Mekanın cennet, ışığın bol olsun kardeşim…
 


DİKKATİNİZİ ÇEKEBİLİR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.