Tarık Ziya Ekinci'nin, Derviş Aydın Akkoç tarafından yayına hazırlanarak 2010 yılında yayınlanan "Lice'den Paris'e Anılarım" kitabı, Türkiye'yi anlamakta değerli katkılar sunuyor. Kitap 800 sayfalık hacminin büyüklüğüne paralel olarak, yoğun bir içeriğe sahip.
***
Bir siyasal portre olarak Ekinci, doğumundan başlayarak ailevi, mesleki, siyasal yaşamını Türkiye fonunda anlatıyor.
***
Anı yazmak, genellikle anı sahibini gerek kendi yaşamı gerek çevresi ve gerekse siyasal baskı koşulları nedeniyle şu veya bu ölçüde bir otosansür zorunluluğu ile karşı karşıya bırakabilir. Dolayısıyla anı kitaplarını okurken hep bir mesafe koymak gerekir. Böyle olmakla birlikte Ekinci'nin anıları, içinde yanılgılarını da açıkça yazdığı samimi bir anlatıma sahip.
Her şeyin meselesi... 
Bu tür anı kitapları bize bugünün yalnız bugünden ibaret olmadığı, dünden neleri içinde taşıdığının bilinmesini sağladığı ve bugünün, yarına hangi dinamiklerle akabileceği konusunda bir hayli veriler sunar. Bu değerli kitabı bugün konu etmemin asıl nedeni de ülkenin yakın tarihinden kaynaklı temel sorunların bugün de devam etmesidir; Kürt sorunu, kimlikler sorunu, demokrasi sorunu, rejimin niteliği sorunu vb.
***
Kitap Ekinci'nin hayatına paralel olarak iki ana hat üzerine inşa edilmiş: Ekinci'nin TİP (Türkiye İşçi Partisi)'deki siyasal yaşamı ve Kürt sorununu bizatihi bir Kürt olarak yaşaması.
***
Bu iki hattın üzerinden bir yakın siyasal tarih örgüsüne sahip olan kitap farklı açılardan (Demokrat Parti dönemi, 1960 darbesi, TİP'in kuruluşu ve tarihi, sol parti ve örgütler, 12 Mart darbesi, Kürt sorununun aldığı biçimler, faşist hareketler, 12 Eylül darbesi, cezaevleri, işkenceler, çeşitli siyasi portreler, Paris mültecilik dönemi vb.) okunabilir.
***
Okuyucu istediği bir dönemi, bir olayı öne çıkarabilir. Ancak hepsinin ortak paydasını Cumhuriyet tarihi boyunca (ki, yazar Ekinci de Cumhuriyetle yaşıttır) solcuların ve Kürtlerin hep ezildiği, zulüm gördüğü gerçeği oluşturmaktadır.
"Demokrasi statik bir düzen değil"
Bana göre kitabın merkezini ülkenin dünü ile bugününü bağıtlayan demokrasi sorunu oluşturmakta. Kitap Ekinci'nin demokrasi olgusunu nasıl gördüğü üzerinden okunduğunda anıların alt yapısının ve dolayısıyla yakın siyasal tarihin ve bugünün daha iyi     anlaşılacağı kanısındayım.
***
Ekinci "Demokrasi sanıldığı gibi, statik bir düzen değil, sürekli gelişip ilerleyen bir süreçtir. Sorunu bu açıdan yaklaşıldığında burjuva demokrasisi ya da sosyalist demokrasi diye iki ayrı kategori geliştirmek büyük bir yanılgıdır. Farklı, ama gelişkin demokrasiler bu sürecin daha ileri aşamalarıdır. Her toplumda, statükoyu aşarak demokratik sürecin daha ileri bir evresine ulaşmak için mücadele etmek mümkündür..." diyerek devam ediyor: "Güçlü bir demokratik örgüt olarak gelişen Türkiye İşçi Partisi, sözde Marksist-Leninist bilimsellik adına tasfiye edildi. (Burada Aybar ve Boran çatışması kastediliyor. Bn.) Oysa Türkiye'de kapitalist ilişkiler kurulmuş olmakla birlikte, bugün dahi, burjuvazi bağımsız egemen bir sınıf olamamış ve devleti yönetme inisiyatifini elde edememiştir. Burjuvaziyi yöneten ve devleti elinde tutan asker-sivil bürokrasidir." (Sayfa 791)
İşte işin özü bu!
AKP, ideoloji ve iktisadi çıkarlar
Asker-sivil bürokrasinin vesayet rejimini yıkıyorum diyen AKP iktidarı, iç ve dış koşulların da elvermesiyle vesayet yapısında belli bir geriletme sağladı. Bu geriletme demokrasiye alan açmak için değil, AKP'nin ideolojik ve iktisadi çıkarlarına alan açmak için kullanıldı!
***
Zaten amaç da buydu ve bu amacın zorunlu sonucu, yeni bir vesayeti gerekli kıldı. Ancak AKP iktidarı eski vesayetten devraldığı tekçi zihniyete, Kürt düşmanlığına, Avrasyacılık gibi yapısal politikalara başkanlık sistemini de ekleyerek devlet parti işbirliğini devlet eksenli olarak yeniden kurdu ve bu yolla yeni bir vesayet rejimi inşa etti.
***
Darbelere karşı olan AKP, vesayetçi darbecilerin tek tip toplum yapısını dayatan ideolojik/siyasal normlarının savunucusu oldu! AKP- MHP ittifakı bunun siyasetteki görünürlüğünü ifade etmektedir.
***
İşin burjuvazi ve kapitalizm kısmına gelince; Ekinci'nin de doğru tespitine göre Cumhuriyet devletinin yapılanması gereğince liberal bir sistemin önü açılmadığı için, Türkiye'de burjuvazi, kaynakların mülkiyet sahibi olan devletten aldığı paylarla oluşmuştur.
***
Buna kamu kaynaklarını talan etmek denir ki, bu talanın hacmi ve yönü de suyun başına oturan iktidarın gücüyle belirlenir; ya mevcut iş adamları daha da şişirilir ya da kendini destekleyen yeni sermaye çevreleri oluşturulur. Türkiye'nin iktisadi ve siyasal tarihine ilişkin net bir fotoğraf ancak kamu bankalarından kullandırılan kredilerin, kamu ihalelerinin, emlak-ı metrukelerin ve vakıflar idaresinin kayıtlarıyla elde edilebilir!
Türkiye solunun tarih yanılgısı
Türkiye'de sermaye sınıfı açıkça, kesinlikle ve ısrarla AB standartlarında bir sistem, bir hukuk talebinde bulunmamakta ve bu yolda bir direnç göster(e)memektedir. Dolayısıyla bu kesime, siyasi ve kültür kimliği itibariyle bir burjuva sınıfı demekten çok, bir iş  insanları kesimi demek de mümkündür!
***
Türkiye solunun geniş bir kesiminin tarihi yanılgısı, devletin bir burjuva devleti olduğu görüşüdür. Hâlbuki ne devlet burjuva devleti ne ülkede tam bir kapitalizm var ne de onun hukuku!
***
Türkiye'de genellikle solun bu tarihi yanılgısı bir başka siyasi yanılgıya düşmesine neden oldu; demokrasi. Gerçi Marksist-Leninist literatüre göre (özellikle Leninist bakış) demokrasi kavramı, burjuvazi ve proleter     demokrasi diye ikiye ayrılarak burjuva demokrasisinin aslında burjuva için demokrasi, proletarya için diktatörlük olduğu, bunun karşıtı olarak proletarya için demokrasinin de burjuvazi için bir diktatörlük olması gerektiği tezi, solun demokrasi anlayışını belirleyen başat bir görüş olmasından dolayı, Türkiye'de demokrasi hep küçümsendi, Filipin demokrasisi diye aşağılandı vb. Haydi bunlar iki kutuplu dünyanın çatışmacı koşullarında ve solun sosyalist blokla siyasal paralelliği açısından, dönemine göre bir nebze su kaldırır konulardı diyelim.
Ya bugün?
Demokrasinin değeri daha bir anlaşılır olsa da gerek iktidarın baskıları gerekse iktidarın baskılarından destek alan ulusalcı ve İslamcı damarın aktif etkinliği, demokrasi taleplerinin sesini boğmakta ve demokrasi kavramının içini boşaltarak sadece politik     lafızların lüzumu ölçeğinde bir kelime kullanımıyla sınırlamaktadır. Diğer yandan da kendine Marksist diyen kimi sol gruplar demokrasi konusunda 80 öncesi görüşlerini devam ettirmekteler.
***
Türkiye'nin değerli bir siyasal portresi olarak Ekinci bize, Türkiye'nin dünün de bugünün de esas meselesinin demokratikleşme olduğunu anıları yoluyla bir kez daha hatırlatıyor.
***
Beş gün sonra İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi var. Yaşananlar, bu seçimin anlamının bir büyükşehir belediye başkanlığı seçiminden çok daha fazlasını içerdiğini gösteriyor. İşte o fazla içerik, demokrasi ve adalet kısmına giriyor. 

DİKKATİNİZİ ÇEKEBİLİR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.