30.11.2020, 05:46

Bugün Dünde Yarın Bugündedir

Bu yazı başlığı, tarihi ardışık evrelere indirgeyen bir tarihçi tekerlemesi gibi görülebilir. Dün, bugün, yarın ilişkisini ardışık ilişkiye hapsetmek, tarihsel süreçteki değişimleri ve dinamikleri görmemizi engelleyebilir. Elbette dünden bu güne çok sayıda aktarım vardır, ama bugün sabit değildir ve yeni dinamiklere sahiptir.
Ayrıca başlık cümlesi, tarihe ve mevcut duruma bütünsel bakışı baskılayarak, olaylardan hareketle yerel ve parça düzeyindeki bakışı öne çıkarabilir. Örneğin devletin tarihsel konumu ve bütünsel yapısı kavranmadan, devletin her hangi bir uygulamasını dün, bu gün ve yarın bağlamında genellenebilir ki, çoğunlukla yanlış sonuçlara varmak kaçınılmazdır.
Konunun bu kısmını gözden kaçırmamak kaydıyla dün, bu gün ve yarının bir neden-sonuç bağlamına sahip olduğunu, birbirine aktarımlarını ve iç içe ilişkilerini anlamak için başlıktaki ifade büyük öneme sahiptir. Bu salt bir tarihçilik açısından değil, siyasi, sosyolojik ve kültürel olarak da böyledir.
Türkiye’nin dünü, bu günü ve yarınının iç içe geçen yanları, aktarımları bağlamında birçok örnek verilebilir.
İki yazarımızın konumuza dair anlatılarından söz edeceğim.

Kemal Tahir 
Kemal Tahir’in Çorum insanlarını anlattığı meşhur üçlemesi “Yedi Çınar Yaylası”, “Köyün  Kamburu” ve “Büyük Mal” romanları Osmanlı’nın son dönemi, İttihatçılar, Ermeni kırımı ve mallarına konmaların, Birinci Dünya Savaşı, Milli Mücadele, erken Cumhuriyet dönemi ve Dersim katliamının Çorum taşrasındaki yansımalarını anlatır.
Tahir’in meşhur 7-8 Paşa’nın Çorumlu olduğunu ve Çorum saat kulesini yaptırdığını, Çorum ağalarının Paşa üzerinden torpiller aradığını ironik bir dille anlatması, romana ayrı bir tat veriyor.
Kemal Tahir 1938 Donanma davası nedeniyle 15 yıl hapis cezası almış ve bu cezanın bir kısmını Çankırı ve Çorum cezaevlerinde yatmıştır. Dolayısıyla bölge insanının dilini, şivesini, kültürünü yakından tanımış. Kitapları bu açıdan dil zenginliğine sahiptir.
Tahir’in anlatısında Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in değişmez ve ortak özelliğini, devletin ve bürokrasinin genel karakteri ile rüşvetin oluşturduğunu ifade eder. 
Romanındaki kullandığı mealen bir cümle çok sarsıcıdır. ‘Devlet zengin ettiğinin malına bir gün çökebilir ve onu fakir eder’.
Bu gün devasa ihaleler kimlere veriliyor, devlet kimleri zengin ediyor ve kimlerin vergisini siliyor? Devletten zenginleşenler neden demokrasi istemiyorlar? Çünkü demokrasi, adalet, hukuk talep edenlerin zengin dahi olsa, başlarına neler geleceğini, nasıl şu veya bu şekilde mallarına el konulacağını biliyorlar!
Demek ki dün, bugündeymiş! Bir diğer deyişle bugün, dündeymiş!
Kemal Tahir Büyük Mal romanında Çorum’un yargı, idari ve karakol bürokrasisinin gayr-ı meşru işlerine göz yumarak zenginleştirdikleri ağa tayfasından nasıl rüşvet yediklerini anlatırken şöyle bir cümle kuruyor: “Bunca parayı sana kazandıran bunca memur neyle geçinir?... Hükümat bilmez mi verdiği aylığın geçimine yetmediğini. Bilir. Ya ne olur? Sular bulanınca yeterince vursun, eksiğini tamamlasın, der.” Syf. 182 
Demek ki Turgut Özal’ın “Benim memurum işini bilir” sözünün kökü dünlerden aktarılmış!
Bunlar romanda geçiyor, roman nihayetinde bir kurgudur deyip geçmek, doğru değildir. Roman, daha geniş anlamıyla sanat hayattan çıkarsanır, ama öznenin (sanatçını) ona kattıklarıyla hayattan daha geniştir.  

Sadun Aren
İktisat profesörü olan Sadun Aren, 1965 yılında TİP’ten senatör seçilmiştir. 2008 yılındaki vefatına kadar Türkiye sol hareketinin önemli bir figürü olarak mücadeleye devam etmiştir. 
2006 yılında “Puslu Camın Arkasından” adlı kitabıyla anılarını yayınladı.
Yeni Demokrasi Hareketi partileşti. Seçim çalışmaları boyunca insanlardan ilgi de görüyor. Kimi anketlerde oy oranı  %5 ila 10 arasında sallanıyor. Basında geniş yer buluyor, Kürt sorunu ve demokrasi konusunda ezber bozucu söylemleri var. 
Faili meçhul cinayetlerin sınır tanımazlığının, katillerin yüzsüzlüğünün ve kan kokusunun toplumun üzerine kara bir bulut gibi çöktüğü 90’lı yıllarda Cem Boyner, Diyarbakır’a giderek ilk defa oradan TV programına katılıyor, İstanbul en büyük Kürt şehridir diyor vb. 
İlk dinleyenler neredeyse YDH’ya sol bir parti diyecekler.
Basın şişirdikçe şişiriyor. Seçimlerin hemen öncesinde ANAP’la ittifak görüşmeleri yapılıyor. ANAP Başkanı Mesut Yılmaz 2 milletvekili kontenjanı veririm demiş. YDH’lılar ise, 15’ten kapı açıp 10’a kadar düşmüşler. Mesut Yılmaz da bunlara kapıyı göstermiş.
Rüzgârı gerçek sanan YDH, 1995 genel seçiminde 144 bin oy aldı. Oy oranı %0,48 idi. 
Hani halk ilgi gösteriyor dedim ya; bakın benzer durumu bir kısım TİP’lilerin de yaşadığını Sadun Aren şöyle anlatıyor. “Büyük bir iyimserlik vardı. Adana’ya gittim. ‘Efendim birinci garanti, ikinciye çalışıyoruz’ dediler. Bazı yerlerde üçüncüye çalışıyoruz diyenler de oldu. Halk yakınlık gösteriyor, alkışlıyor, herkes de bunlar bize oy verecek zannediyor… Halk partilere bakarken aday kalitelerine bakmıyor. Bizim sosyalist partilerin aday kaliteleri daima üstün olmuştur. Fakat bizim partilere baskı yapılıyor, içimizde ağa falan da yok, bu parti beni koruyamaz diye düşünüyor. O, kendisine iş sağlayacak, polise düşerse onu koruyacak, bankadan kredi almasını sağlayacak bir iktidar arıyor. Bu, çok önemli bir öğe.” (122)
Devlet merkezli bir rejim yapılanmasında devlet, baba rolündedir. Eril dilin çirkinliğinde siyasi ifadesini bulan bu devletin, yani babanın izin verdikleri ve destekledikleri zenginleşir. Sırtını devlete dayayanlar kazanırken, diğerleri kaybeder. Bu gerçekliğin siyasete yansıması, devletten kendine çıkar sağlayacak partilerin desteklenmesi şeklinde olur.
Bu toplumda demokrasi taleplerinin düşük oranda olmasının nedeni, insanların ihtiyaçlarının devlet (İktidar olarak da okunabilir) tarafından karşılanacağı beklentisidir. Bu beklentiler çoğunlukla boşa çıkmasına rağmen, insanlar devletten umudunu kesmezler. Kesmezler çünkü devlet Osmanlı’da, erken Cumhuriyet’te ve bugün de genellikle aynı karakteristik özelliğiyle devam etmekte. 
Toplumumuzda dünün, bu günün ve yarının iç içeliği, esas olarak devlet olgusu üzerinden yürümekte. Örneğin bu gün Alaattin Çakıcı’dan söz ediyorsak, dündeki Yakup Cemil’in dünde kalmamasındandır.  
Bu da bize siyasi analizlerin merkezine devleti koymayı ve onu doğru tanımayı gerekli kılmaktadır. 
 

Yorumlar (0)