17.10.2021, 06:36

Dahi Fikri Sönmez

1952 Helsinki Olimpiyatları’nda Çek atlet Emil Zatopek on bin metrede yirmi dokuz dakikanın altına indiğinde gazeteler şöyle diyordu:

“İnsanın ulaşabileceği son hız tescillendi.”

Tabii, bu hız ilerleyen yıllarda başka bir olimpiyatta başka bir milletin medarıiftiharı tarafından egale edildi hatta geçildi. Fakat dünyayı adeta yerinden oynatan bu zaferinin ardından “Çek Lokomotifi” olarak adlandırılan Zatopek, söylediği şu sözle dünya tarihinde unutulmayanlar arasına girmeyi başarmıştı.

“Eskiden herkes, ‘Emil sen bir salaksın’ derdi. İlk olimpiyat madalyamı kazandıktan sonra herkes bir dâhi olduğumu söylemeye başladı.”

Gerçekten de hayatın özetini anlatan, çok temiz bir sözdü bu.

“Yaz bu sözü bir kağıda, yapıştır buzdolabına. Çocuklar geceleri acıkıp dolabı açtıklarında anlarlar insanın ne menem bir mahlukat, hayatın nasıl bir simülasyon olduğunu.” dedi kendi kendine Fikri Sönmez, sol elindeki siyah renkli evrak çantasını sıkıca tutarak işe gitmek için kullanacağı otobüsün arkasından koştururken. Neyse ki birkaç saniye sonra otobüsün emektar şoförü deli gibi koşan bu genç ihtiyarı görüp koca otobüsü bir anda durdurdu ve hem Fikri Sönmez’in kendi kendine yaptığı bu konuşmayı bitirdi hem de bu soğuk havada birini daha işe yetiştirecek olmanın haklı gururuyla sevap hanesine yazılacağını hissettiği puanları düşünerek iyice yayıldı oturduğu koltuğa. Aradan belki bir maçın normal süresi tamamlandıktan sonra ilave edilen uzatma dakikaları gibi kısa bir süre geçmişti ki otobüse binmenin rahatlığı ve soğuk havadan sıcak havaya geçtikten sonra vücudun en nadide bölgelerinde hissedilen mayışma haliyle oturduğu yerde uyuklamaya başladı Fikri Sönmez. Kadim Anadolu’da yüzyıllardır bir kuşaktan diğer kuşağa aktarılan ve “şekerleme” olarak nitelendirilen bu uyku, Fikri Sönmez’in iş yerine geldiğini fark etmesiyle bitti ve biraz da ineceği durağı kaçırma korkusuyla fal taşı gibi açıldı gözleri. İş yerine geldiğinde ona özel olarak tahsis edilmiş koltuğa oturdu. Her zamanki gibi besmele çekerek açtı bilgisayarını. Yine her zamanki gibi dikkatli bir şekilde gelir-gider bilançolarını çıkarmaya çalıştı. Zaman bir nehrin usul usul akışı gibi engellenemez bir biçimde ilerlemeye devam ederken ve saatler çalışan tüm beyinlere işin bitmek üzere olduğunu müjdelerken Fikri Sönmez, gün içerisinde çoğunlukla yaptığı gibi cep telefonundaki banka uygulamasına girerek maaşının yatıp yapmadığını kontrol etti. Bir anda endişeli bakışları, kederli yüzü tatlı ve hınzır bir gülümsemeyle kaplandı. Maaşı yatmıştı, Fikri Sönmez mutluydu. Hatta öyle mutluydu ki o an Abidin Dino orda olsaydı mutluluğun resmini çizebilirdi.

Karl Marx’ın tarif ettiği hazıra konmuş orta sınıfa ait olmanın yarattığı bir durum olarak mı yoksa sadece maaşı yattığı için mi nedir bilinmez yüzünde bir tebessümle yürüyordu insanların arasında Fikri Sönmez. Paranın, özgürlüğün en güzel destekçisi olduğu bu kapital sistemin çarklarından biri olmanın gururunu yaşadığı tek gün sadece bu gündü ve doyasıya yaşamak istedi bugünü. Eve gitmeden önce biraz alışveriş yapmak ve elinden ekmek bekleyen aile bireylerini sevindirmekti şimdiki arzusu. Önce manava uğradı. Dört tane muz, üç tane elma, beş tane armut, iki tane şeftali aldı ve sebze bölümüne geçti. Sırasıyla pırasa, karnıbahar, fasulye, salatalık, domates, yeşil biber ve soğan aldı. Maaşının dörtte birini manava yatırmanın verdiği pişmanlık ve yeni yetme manav Halil’in “ağabey, artık dört muza seri katil olan var.” cümlesini kurarak yaptığı manasız şakayla manavdan çıktı. Aklında her şakada bir gerçeklik payı olduğu düşüncesiyle ilerlerken et ve süt ürünlerini almak için markete girdi. Kıyma, tavuk, peynir, yumurta ve süt aldıktan sonra da maaşının dörtte birini de buraya yatırarak evinin yolunu yürümeye devam etti. Elinde poşetler evine doğru yürürken elektrik, su, doğalgaz fatura tutarlarını, ev kirasını, kredi kartı borçlarını hesapladı ve kendi gelir-gider bilançosunu da çıkardı yirmi yıllık deneyimli muhasebeci Fikri Sönmez:

“Anlaşıldı, bu ayın da son üç günü yürüyerek gidip geleceğiz işe.”

Eve geldiğinde güzelliği ona dünyanın tüm yorgunluklarını unutturan biricik eşi, hayattaki tek aşkı açtı kapıyı. Eşinin arkasından büluğ çağına yeni girdiği yüzlerindeki sivilcelerden anlaşılan iki genç birey koşarak geldiler babalarına sarılma isteğinin heyecanıyla. Fikri Sönmez’in elindeki poşetleri aldılar ve ne alındıysa çıkarıp koydular tezgâha. O sırada o oturdu koltuğuna ve kuruldu televizyonun karşısına. Aziz Nesin’in yıllar önce betimlediği bu aptal kutuyu izlemeye başladı. Bir kanalda eski bir şovmen ile genç bir şarkıcı arasında geçen taciz skandalı konuşuluyordu. Kanalı değiştirdi. Diğer kanalda bir milletvekili “2002 öncesine dönersek asgari ücretle üç tane aspirin alınıyordu, şimdi öyle mi?” diyordu. Kanalı değiştirdi. Öbür kanalda a milli futbol takımının Alman teknik direktörü maçtan sonra ağladığı için artık o bizden biri diyenler vardı. Kanalı değiştirdi. Bir sonraki kanalda bir ödül töreninde konuşması sabote edilen kadının gerçekten bir saboteye maruz kalıp kalmadığı ya da kadının arkasında hangi güçler olduğu tartışılıyordu. Kanalı değiştirdi. Bir sonraki kanalda bir tartışma programında bir vakfın kendi üyelerini devlet kademelerine torpilli yerleştirme yaptığı iddiaları üzerine “efendim, dış mihraklar bizi kıskanıyorlar.” diyen bir birey vardı. Kanalı değiştirdi. Bir sonraki kanalda “artan dolar kurundan millete ne kardeşim, bu millet maaşını dolarla mı alıyor? Geçin bu dış güç oyunlarını?” diyen bir birey vardı. Televizyonun fişini çekti.

Kütüphanesine gitti. 15-20 ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası’nın birinci kongresinde altı gün boyunca Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından okunan Nutuk’u tekrar okumak ve o günleri özümseyebilmek için kitabı eline aldı. Bu büyük ve yol gösterici kitabın sayfalarında gezdirirken gözlerini her zaman yaptığı ritüellerinden birini yaptı ve bir sigara yaktı. Biraz zaman sonra gelen eşinin “hayırdır, düşüncelisin?” sorusunu yanıtlamadan önce sigarasından okkalı bir nefes aldı. Dumanını bırakırken havaya elindeki kitabı sıkıca tuttu ve sevgili eşinin gözlerinin içine bakarak şöyle dedi:

“Ya sevgilim, Emil Zatopek’i yarım saat koştu diye dâhi ilan eden insanlık, bu ülkede iki çocuk büyütmeye çalışan bizi niye hala dâhi ilan etmiyor?”

HAFTANIN KARE ASI

YAŞAR - YÜREĞİMİ KAYBETTİM

BUVA - SHE MAKES ME FALL DOWN

ALTIN GÜN - ANLATMAM DERDİMİ

MILEY CYRUS - NOTHING BREAKS LIKE A HEART

İyi bir hafta diliyorum herkese ve kestanesi güzel günler.

Yorumlar (0)