Osmanlı’dan bu yana ‘genlerimize işlemiş’ bir tarih bilinci çarpıklığına sahibiz. Türkiye’de bugün bile farklı siyasi yapılar Devlet denilince aynı noktada buluşurlar: Devlet bireyden önce gelir, merkezdir, esastır, devlet korunup kollanmalıdır, dokunulmazdır vs.
Hep bir beka sorunundan bahsedilir ya; bunun nedeni işte bu çarpıklığın, daha doğrusu tepe üstü duran tarih bilincinin sonucudur. Egemen siyasetin tacirleri başta olmak üzere Türkiye’de hemen her tür siyasetin hep devletçi olu***şlarının, devletin bekası diye diye kafamıza çivi çakmalarının tarihsel bir arka planı var. Bu kapı aşılmadan, demokratikleşmek imkansızdır!

Bugünkü yazımda böylesine önemli bir konuda derli toplu bir görüş belirten M. Ramazan Aktolga’dan uzun bir alıntıya yer vereceğim. Aktolga’nın bir ay önce çıkan “Hatıralar – 68’den Günümüze İdeolojik, Teorik Bir Arkeoloji Çalışması” adlı kitabından alıntılıyorum. 
***
“Neden bizde hep ‘Devleti* korumaktan, ya da kurtarmaktan’ bahsedilir? Sadece Osmanlı’da değil, bugün hala Türkiye Cumhuriyeti’nde bile, azıcık sıkışılsa, neden hemen ‘beka’ sorunundan bahsedilmeye başlanır, ‘ne olacak bu Devlet’in hali, ya da Devleti nasıl koruyacağız -kurtaracağız’ diyen birileri çıkar ortaya? …Her şey bu uğurda yapılır. Darbeler, muhtıralar bunun için verilir. Bu neden böyledir?
“…en ‘demokrat’ olmaya çalışanlarımız bile, o kadim Devlet anlayışımıza sığınarak ‘insanı yaşat ki, Devlet de yaşasın’ diyerek işin içinden çıkmaya çalışıyorlar! Yani insanı yaşatmaktan amaç bile gene ‘Devlet’ oluyor, ‘Devlet’i yaşatmak’ oluyor! 
“Kentten çıkma Batı toplumlarında birey ve toplum önce gelir, devlet sonra…Batı’da devlet, birey ve toplum zemini üzerinde oluşur. Birey ise, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak, kendisi için üretim yaptığı için bireydir.
(Osmanlı’da bn.) “Mülk Allah’ındır. Allah adına mülke tasarruf yetkisi ise, Devlet’in başına aittir. Çünkü o, yani Sultan Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesidir…Osmanlı sisteminin elementleri, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak, kendisi için üretim yapan bireyler değildir. Osmanlı’da birey yoktur, çünkü özel mülkiyet yoktur. (Reaya, Allah’ın Sultan’a bahşettiği bir nimettir!)
“Batılı toplumlar yerleşik toplum zemininde gelişen, belirli bir sivil toplum geleneğine sahip olarak feodal toplumun bağrından çıkıp gelme, Devlet’in de zaten bu geleneğin ürünü olarak aşağıdan yukarıya doğru oluştuğu, varoluş koşullarını üretim faaliyeti içinde bulan toplumlar iken, biz, yukarıdan aşağıya doğru fetih geleneği içinde Devletleşerek ortaya çıkan bir toplumuz. 
“… birey-vatandaş olmayıp Devlet ve toplum var olduğu için, onunla birlikte var olan ‘Reaya-sürü-kul’ insanlarıdır…  Bu nedenle Osmanlı insanı için yaşamı devam ettirme mücadelesinin önkoşulu, kendisinden bağımsız olarak var olan o kutsal varlığın, Devlet’in yaşamını, varlığını devam ettirmesidir! ‘Devlet varsa ben de varım’ın anlamı budur. (Syf 364-365)  
***
Osmanlı’da padişah çobandır, tebaası da sürü! Bu çoban-sürü anlayışının köklerinin çok derinlerde olduğundan bahseden Aktolga, Erdoğan’ın bir zamanlar temsil edegeldiği insanların Sürü yerine konulduğunu ama, kendisi Çoban haline gelince “Çobanlığın felsefesini anlamayan yönetemez, ben de bir çobanım” diyerek, yönetilenleri bir sürü yerine koyduğunu söylemekle tam bir devletçi anlayışı ifade ettiğine vurgu yapmakta. Bu anlayış da Devlete kutsallık atfetmekte, Devleti öncelemekte ve yönetenlerin bir ‘devlet sınıfı’ haline geldiğini göstermekte! Buradaki Devlet sınıfı- Yönetenler kavramının Batı’lı anlamda bürokratlarla hiçbir benzerliği yoktur diyerek devam eden Aktolga, “Bazıları Türkiye’de sağında solunda ‘derin Devlet’ ararlar! Derin Devlet, işte bize tarihsel olarak kalan bu ruhtur-Devlet anlayışıdır” diyerek çok önemli bir gerçeğin altını çizmekte.
Aktolga’nın şu tespiti çok çarpıcı: “Osmanlı Devleti -1923’ten – sonra da ‘Türkiye Cumhuriyeti’ adı altında bir Osmanlı Cumhuriyeti olarak yaşamaya devam etmişti!” 
Siyasi erkin (Ki, bu erk asker-sivil bürokrasi, siyasetçi ve erke yakın iş dünyası üçgeninden oluşur) gücüyle kamu kaynaklarının dağıtıldığı, bürokrasinin parsellendiği, ihalelerin keyfiyete göre dağıtıldığı, arazilerin kiralandığı ve yağmalandığı, kredilerin eşe dosta dağıtıldığı bir düzende hükümete falan ya da filan partinin gelmesinin pek bir esamisi yoktur!
Devleti siyasetinin merkezine alarak onu değiştirmeyi/dönüştürmeyi hedef almayanların demokratik bir siyaset üretmesinden bahsetmek imkansızdır. 
Yazımın son satırını bir soruyla bitireyim: Bütün askeri darbelerde bir yığın siyasi ve idari soruşturmalar yapılmış, işkenceler, idamlar, hapis cezaları vb. uygulanmıştır ama, ekonomik suçlara dair soruşturmalar yapılmamıştır! NEDEN?  
 

*Yazar, Osmanlı ve Cumhuriyet Devletinin özgünlüğünden ve ayırt edici niteliğinden dolayı “Devlet” sözcüğünün baş harfini büyük kullanmıştır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.