29.12.2017, 06:52

Dış politikadaki durum

Son on beş yıldır Ak Parti iktidarda.     On beş yılın özellikle son on yılında     uyguladığımız dış politika, tabiri caiz ise ayağımıza dolanıyor. Türkiye dış politikada bir şeyleri hep yanlış yaptı.
İlk yıllarda Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz iyi gidiyordu. Hükümetin amacı; ülkenin demokratikleşmesi ve Avrupa medeni toplumunda yer almaktı. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan; “Biz yasalarımızın demokratikleştirilmesi çalışmalarını Avrupa Birliğine girmek için yapmıyoruz. Ülkemiz demokraside, kalkınmada, insan hakları alanında en iyi olacaktır, Bizim hedefimiz budur. Bu amaç doğrultusunda biz gerekli ve doğru kanunları çıkaracağız, insan haklarını en üst düzeyde sağlayacağız. Avrupa bizi kabul etmese de biz Ankara kriterleri der yolumuza devam ederiz” diyordu. Bunları savunduğu için de ben de dâhil toplumun çok önemli bir bölümünden destek     görüyordu.
Sonra işlerin rengi değişti. Biz kanunlarımızı değiştirmesek, iyileştirmesek de Avrupa Birliği bizi kabul etsin savunması yapılmaya başlandı. Avrupa’nın hataları bahane gösterilerek, Avrupa Kriterleri de neymiş demeye başlandı. Ülkemizdeki seçimlerden dolayı Avrupa ülkelerindeki TC uyruklu yurttaşları etkilemek için oralarda toplantılar. mitingler yapılmak istendi. “Demokratik ilkeleri hayata geçirmeyen Türkiye’nin iktidar partisinin temsilcilerine bu hakkı tanımak istemiyoruz” diyen Avrupa ülkeleri ile aramız iyice açıldı. İlişkiler iyice gerginleşti. İşin boyutu iç siyasette olduğu gibi hakaret noktasına vardı. 
Bir zamanlar Rauf Denktaş’a Türkiye’de miting yaptırmayan Türkiye siyasileri, Avrupa’da miting yapmak istiyor ve buna izin vermeyen ülkelere söylemediğini bırakmıyordu. Böylece neredeyse bütün Avrupa ülkeleri ile oldukça gergin ilişkiler içerisine girdik.
Suriye konusunda izlediğimiz yanlış politika ile ödemediğimiz bedel kalmadı.” Esat’ın halkına yaptığı zulme sessiz kalamayız” diye başladığımız Suriye devleti karşıtı politikalar sonunda, Suriye halkının yaşamadığı zulüm kalmadı. 
Sadece Suriye halkı zulüm ve sıkıntı yaşamadı. Türkiye halkı da bunun sıkıntısını alabildiğine çekti, çekmeye devam ediyor. Savaştan kaçan Suriyelilerin çoğu ülkemize sığındı. Kendi halkımızla göçmenler arasında ciddi sorunlar yaşandı. Kavgalar, cinayetler işlendi. Zaten iş bulmakta zorlanan günübirlik yevmiye ile çalışan kesimin yeni rakipleri oldu Suriyeli ucuz işçiler.
Devletin “Suriyelilere harcadığı 30 milyar Dolar” elbette bu halkın rızkından alınarak     harcandı.
Rusya ile yine bu Suriye sorunundan dolayı savaşın eşiğine geldik. Rus uçağını düşürdük. Kahramanlıklar taslayıp sonra bin bir özürle kurtulmaya çalıştık. Gelen turistten, satılan domates ihracının durmasına kadar ve elbette çok daha ötesinde maliyeti oldu bize.
Amerika ile kah dost oluyoruz, kah düşman. Şimdi Ey Tramp diye bağırıp duruyoruz kendisine.  Dost derken de halkımız alkışlıyor, düşman derken de alkışlıyor! Aramızda devletlerarası hukuka dayanan sağlıklı, düzeyli  diyalog kurulamadı bir türlü.
İsrail’e “One minute”  dedik. Arap aleminde ve içerde kahraman olduk. Mavi Marmara gemisini bizatihi en yetkili ağız gönderdi. Sonra “ben mi git dedim” dedi. Mavi Marmara’da İsrailliler tarafından öldürülen 9 canın kan bedeli olarak 20 milyon bağış aldık İsrail ile ilişkileri düzelttik.
Şimdi Tramp Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı. Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağını açıklamasından sonra bizim Cumhurbaşkanımız İsrail’i terörist devlet ilan etti. Söylemediğini bırakmıyor ama İsrail ile resmi devlet ilişkisini de kesmiyor. Madem terörist devlet neden bizim ilişkimiz halen devam ediyor?
Ya İsrail terörist devlet değil, ya da biz söylediğimize inanmıyoruz. Sadece iç Politikaya ayar vermek, halkın nabzını iyi tutmak için         konuşuyoruz.
İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı dönem başkanlığı bizde olması sebebiyle Kudüs konusunda acil bir toplantı yapıldı. Bazı kararlar alındı ve sonuçta pratikte hiçbir işe yaramasa da Birleşmiş Milletlerde 128 devlet Amerika’nın İsrail Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması kararı ret edildi. Ama Kudüs’ün tamamı Filistin’in başkenti olsun denirken, şimdi Doğu Kudüs’e razı olundu.
Ayrıca, Zaten bu İslam ülkelerinde iş olsa, koca Ortadoğu coğrafyasına bir bakın bakalım. Koskoca İslam ülkeleri arasında nokta kadar bir İsrail Yahudi devleti var ve bu İslam ülkeleri bu nokta devletle başa çıkamıyor. Bu nasıl bir iştir?
Biz bu İslam ülkeleri için kendi devletimizin huzurunu,  güvenliğini de riske atıyoruz.
Dış politikada atılacak her adım çok iyi hesaplanmalı. Doğru adım atılmaz ise ülkenin başını belaya sokmak an meselesi olur. Boyunu ve gücünü iyi hesap etmek gerekir. Tarih bunun örnekleri ile dolu olduğu gibi günümüzde de bunu etrafımızda sıkça yaşayan toplumların sayısı     az değil.
Kısacası devlet yönetmek ciddi bir iştir ve düzgün politika, düzgün ve saygın uluslararası ilişkiler yürütmeyi gerektirir. İç politikayı dizayn etmek için dışa bağırıp çağırdığında yarın orada seni ciddiye almazlar. Nitekim dış dünyada gelişmiş saygın ülkeler ile ilişkilerimiz bozuldu. Bize gelen devlet adamları artık uzak ve küçük ülkelerden ibaret.  Bu da bizim hangi ligde olduğumuzu göstermesi açısından ilginç bir durumdur.
Biz büyüğüz demekle büyük olunmuyor. Büyük üretim yapabiliyorsan, büyük ölçekli ve değerli sanayi ürünü satabiliyorsan, Medeni dünya ile ilişki içerisinde isen, ve insan hakları gelişmiş, adil bir hukuk düzenin varsa büyüksün.
İlişkileri yeniden rayına oturtmak lazımdır. Çıkan ve çıkacak fırsatları iyi değerlendirmek ve bu konuda samimi olmak gerekir. Boş ve güze     laflarla olmuyor yani.

Yorumlar (0)