15.04.2021, 05:54

Evet nereden geliyoruz, nasıl geldik ve neden buradayız? (2)

KÜRESELLEŞME SÜRECİNİN İKİNCİ AŞAMASI!.. ARABA METAFORUNDAN YOLA ÇIKARAK

SÜRECİN DİYALEKTİĞİNİ ANLAMAYA ÇALIŞIYORUZ!..

Arabaya bindiniz ve kontak anahtarını çevirerek arabayı çalıştırdınız, sonra da vitese takıp gaz veriyorsunuz, araba öne doğru ivmelenerek harekete geçiyor!.. Bu ara başka ne olur?..

Cevabı herkes biliyor aslında!.. Araba öne doğru ivmelenince, başka bir “kuvvetin” sizi geriye doğru ittiğini hissedersiniz ve bu “kuvvetin” etkisiyle geriye-koltuğa doğru kaykılırsınız! Sonra tabi, araba öne doğru ivmelenir ve belirli bir hıza ulaşınca bir de bakarsınız ki sizi geriye doğru iten o G kuvveti de kaybolmuş!.. Aynı durum her vites değiştirmede, arabanın öne doğru her ivmelenmesinde tekrarlanacaktır; ta ki araba istenilen sabit bir hıza ulaşana kadar. O hıza ulaşınca ortada artık ne sizi geriye doğru iten bir G kuvveti kalır, ne de öne doğru ivmelendirici bir K kuvveti!.. Bu durumda yer küreyle olan sürtünmeden ve hava direncinden dolayı araba enerji kaybedeceği için, bunu önlemek, kaybedilen enerjiyi takviye etmek amacıyla sizin bir miktar gaz vermeniz yeterli olacaktır o kadar...

Bir nokta daha var, hemen onun da altını çizerek yolumuza öyle devam edelim... Birden önünüze bir engel çıkıyor ve siz aniden fren yapmak zorunda kalıyorsunuz!.. Özünde gene aynı şey!.. Araba yavaşlarken siz de kendinizi birden tekrar ortaya çıkan o G “kuvvetiyle” (ama bu kez de ilk hareket yönünde) öne doğru itiliyor hissedersiniz!..

Sanıyorum, gaz verdiğiniz zaman arabayı ileriye doğru ivmelendirerek çeken o K kuvvetinin ne olduğunu, bunun nasıl ortaya çıktığını açıklamaya gerek yok... Peki o, ivmelenme ve fren yaparak durma anında geriye ve ileriye doğru ortaya çıkan G “kuvveti” ne oluyor, bu nedir?.. Fizikte buna “ATALET KUVVETİ” deniyor!.. Ama aslında bu durumda öyle ortada K kuvvetinde olduğu gibi “kuvvet” diyebileceğimiz gerçek bir kuvvet söz konusu değildir! Bu yüzden de zaten buna “kuvvet olmayan kuvvet” anlamında “atalet kuvveti” deniyor!.. (Newton’un üçüncü Hareket Kanunu’nu biliyorsunuz; “her kuvvet kendisine zıt bir başka kuvvetle dengelenir”... Ya da, her cisim bir K kuvvetiyle belirli bir yöne doğru itildiği zaman o da buna karşı zıt yönde, aynı büyüklükte bir kuvvetle direnerek karşı koyar, cevap verir... Yani, K= G...)

Şimdi, küreselleşme sürecinde yaşadığımız gerçeğini hiç unutmadan, yola devam ediyoruz!..

Ne zaman ki gelişmiş ülke ulus devletleri sürecin kendi aleyhlerine dönmeye başladığını farkederek kaçıp giden sermayeyi tekrar eski anavatanlarına döndürmek için frene basmaya başladılar, o andan itibaren tıpkı araba fren yapınca öne doğru kaykılan insanlar gibi, gelişmekte olan ülkelerde yaşıyan insanlar da, bilinç dışı bir şekilde onların bu hereketlerine karşı koyma yoluna girdiler!..

Küreselleşme sürecinin o ilk aşamasında, sermayenin gelişmekte olan ülkelere akışını desteklemek amacıyla gelişmiş ülkeler tarafından ileri sürülen bütün o “demokratikleşme” talepleri falan içine girilen bu ikinci aşamada artık anlam -içerik- değiştirmeye başlıyor, bunlar artık buraları küresel sermaye açısından çekici olmaktan çıkaracak  talepler olarak yeniden formüle ediliyordu!!. Öyle ki, gelişmekte olan ülkelerdeki her türlü huzur bozucu hareket artık “özgürlük talebi” olarak görülecek ve   desteklenecekti!!. Bütün mesele, gelişmekte olan ülke yöneticilerini provoke ederek onları reaksiyonist bir kulvara çekip, küresel sermaye çevrelerine de,  “bakın artık buraların eskisi gibi  çekici bir yanı kalmadı, yatırım ortamı bozuldu, en iyisi siz gene eski anavatanlarınıza geri dönün” mesajını vermekti!..

Şöyle bir etrafınıza bakın, sizce gelişmiş ülkeler bütün o darbecileri, FETÖ’yü, PKK’yı falan neden desteklediler-destekliyorlar acaba? Kopenhag Kriterleriyle, demokratikleşmeyle FETÖ’ cülüğün, PKK’nın ne alakası var!.. Yoksa bunlar birden imana gelerek “halkların her türlü devrimci mücadelesine” destek vermeye mi başladılar!!.

İşte, bütün bu gelişmelerin sonucu olaraktır ki, Devleti ele geçirerek Devletleştirilmiş olan “muhafazakar demokrat” kesimin içinden bir kanat, belirli bir kritik noktadan itibaren, yavaş yavaş, yeni Osmanlıcı-İslamcı-antika milliyetçi bir ergenlik virüsünün etki alanı içine girmeye başladı! “Bizi parçalamayla” sonuçlanan “tarihsel olarak açılmış parantezi kapayarak”, “yeniden tarihimizin o eski şanlı dönemine dönmekten başka çaremiz yok” söylemiyle karışık hastalıklı bir ruh hali ortaya çıktı!..

Bir anda her şey tersine dönmeye başlıyor, „Yeni Türkiye“ söylemi artık anlam değiştirerek amaç sanki yeni tipten Devletçi-İttihatçı bir ülke yaratmakmış gibi, rota birden Devlete bağlı Devletçi bir “Siyahtürk” burjuvazinin yetiştiştirilmesi yönüne doğru kırılıyordu! Bütün kazanımların, on yıldır tereyağından kıl çeker gibi elde edilen başarıların hepsi, sadece içinden çıkıp gelinen kültürel mahallenin “kutsal” özelliklerine maledilerek, her şeye kadir, adeta „Tanrı’nın yer yüzündeki gölgesi“ olan bir “Devlet” anlayışıyla işler „göklerden gelen kararların“ iradesine bırakılmaya, reel hayatın içinde kurulan bütün dengeler altüst edilmeye başlandı!..

Tabi, koordinat sisteminin merkezi bir kere kayınca -eskiden beri varolan sistemin içinde reaksiyonu temsil eden bir kimlik temel alınmaya başlayınca- bu durumda artık olaylar ve süreçler sadece gözlere takılan “restorasyoncu-reaksiyonist” ideolojik bir toplum mühendisliği gözlüğüyle görülmeye başlıyordu!.. Buna göre, artık herkes size ve “Devletinize” düşmandı!.. Madem ki iç ve dış düşmanlar bir “üst aklın” yönetiminde elele vermişlerdi, o halde siz de “Devletin bekası” için herkese karşı savaş ilan etmeliydiniz!.. “Sıfır sorun” anlayışından “değerli yalnızlık” noktasına kayan anlayışın vardığı sonuç işte bu oluyordu!..

Peki neden? Bu durumda neden „yanlış“ olsun ki bu refleks?.. Gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye ne yapsaydı, duygusal düzeyde reaksiyon gösterilmese mi idi?..

Yanlıştır, çünkü insan kendi vücut atına binmiş bir jokey gibidir! Onun görevi, bilişsel yetenekleriyle atın dizginlerini elinde tutarak “duygusal reaksiyonları” kontrol altına alabilmektir...

Yanlıştır, çünkü bir önceki süreçte gelişmekte olan ülkeleri ileri doğru iten şey sadece gelişmiş ülkelerin ulus devletleri değildi; onların arkasında o zaman küresel sermaye insiyatifi de yer alıyordu. Bu nedenle, gelişmiş ülke ulus devletleri frene basınca yapılacak iş, onlarla küresel sermaye arasındaki çelişkiyi göz önüne alarak, duygusal reaksiyonların etkisi altına girmeden -provokasyona gelmeden- tam tersine, küresel sermaye ile ilişkileri daha da geliştirerek, gelişmiş ülke ulus devlet gericiliğine kendi yolunda -demokratikleşme yolunda- ilerleyerek karşı koyabilmekti…

Dikkat ederseniz buradaki hata, gelişmiş ülke ulus devletleriyle küresel sermaye arasındaki çelişkiyi görememeye, eskiden olduğu gibi -20. Yüzyıl’da olduğu gibi- bunları bir ve aynı şey olarak kabul etmeye dayanıyor! Tabi bu durumda -bilinç dışı bir şekilde- sen de ne yapıyorsun, ana politikanı gelişmiş ülke reaksiyonlarına karşı cevap verme anlayışına indirgeyerek, kendini 20. Yüzyıl kalıntısı bir milliyetçiliğin eline bırakıveriyorsun!..

İşte, ta o II. Mahmut’lardan bu yana “Batılılaşma” sürecinin ürünü olan ve bugün hala II. kuşak Jöntürkler olarak Türkiye’nin entellektüel hayatında önemli bir yer tutmaya devam eden “Beyaztürk aydınların” anlayamadığı şey tam bu noktada ortaya çıkıyor!.. Batı’lı ülkeler hiçbir zaman gelişmekte olan ülkelerin -ve buralarda yaşayan insanların- yüzü suyu hürmetine onları desteklememişlerdir. Onların bütün o demokratikleşme talepleri falan hep kendi çıkarları da bu yönde olduğu içindi!.. Evet, Batı’da halklar düzeyinde yüzyıllar içinde biriken bir demokrasi kültürü vardır, bu açık; ama ulus devlet politikaları söz konusu olduğu zaman belirleyici olan daima “ulusal çıkarlar” olmuştur... İşte bizim II. Kuşak Jöntürk aydınlarımızın anlayamadığı belki de budur. Onların Batı hayranlığı, her koşul altında arkalarında görmeye alıştıkları o “Batı” anlayışı yaşanılan sürecin akışını görmelerini engelliyor. Bu nedenle, içinde yaşadığımız kritik süreci geçerken zaman sızlanma değil, silkinerek kendine gelme zamanıdır...

Hep şunu yazıyor ve söylüyorum: Bugün artık mücadele, 20. Yüzyıl kalıntısı eski dünyanın güçleriyle, enerjisini 21. Yüzyıl dinamiklerinden alan yeni dünyanın sivil toplumcu güçleri arasında cereyan ediyor. 20. Yüzyıl koşuları içinde bir yeri ve anlamı olan bütün o “sol”-“sağ” ideolojiler, hepsi de toplum mühendisliği anlayışından kaynaklanan “tarihsel devrimci” Jöntürk anlayışları artık geride kalmıştır...

O HALDE NE YAPMALI...

Evet, bugün artık gelişmekte olan ülkelerin önünde iki yol var; bunlar, ya gelişmiş ülkelerin küreselleşme karşıtı ulusalcı reaksiyonlarına karşı, savunma psikolojisiyle, onlarla aynı yola girip onlara bu zeminde cevap vererek, reaksiyonist bir çizgi izleyecekler, ya da 21. Yüzyıl’a damgasını vuran küresel dinamikleri de -bu arada küresel sermaye çevrelerini de- arkalarına alarak, gelişmiş ülke ulus devletlerinin atalet direncine hiç aldırış etmeden, onları kendi egemenlik alanlarında -20. Yüzyıl kulvarlarında- yalnız bırakarak küresel demokrasi güçleriyle birlikte 21. Yüzyıl kulvarlarında yollarına devam edecekler… Yani, ya provokasyona gelip 20. Yüzyıl’ın egemenlerine onların güçlü oldukları alanda laf yetiştirmeye çalışacaklar, ya da hiç arkalarına bakmadan yollarına devam edecekler…

Bu konuda daha önceki bir makalemin linki: M. Aktolga, http://www.aktolga.de/a162.pdf

Yorumlar (0)