14.04.2021, 05:56

Evet nereden geliyoruz, nasıl geldik ve neden buradayız?

Son günlerde II.Kuşak Jöntürk aydınları arasında çok ilginç bir tartışma başladı: “AB-Amerika yani Batı artık Türkiye’deki demokratikleşme süreciyle hiç ilgilenmiyor, resmen bizi sattılar! Onların derdi artık Türkiye’nin Batı için stratejik değeri ve Ortadoğu’dan gelecek göçmenler konusunda tampon ülke olarak oynadığı rol. Gazeteciler hapse atılıyormuş, kuvvetler ayrılığı falan kalmamış, bunlar artık Batı için önemli olmaktan çıktı” denilerek adeta terkedilmiş olmanın verdiği travmatik bir ruh hali içine giriliyor...

Bence tehlikeli bir süreçtir bu! Ve eğer ne olup bittiği iyi anlaşılmazsa olay sadece II.Kuşak Jöntürk aydınların yakınmaları olarak kalmaz, giderekten, Devletçi ittihatçı “Siyahtürk” milliyetçiliğine güç katan bir unsur haline dönüşebilir...

AK Parti hareketi, içinde “Anadolu burjuvazisini” de barındıran -kendilerini “Türkiye’nin zencileri” olarak ifade eden- “Çevre” unsurlarının, arkalarına o ilk dönem küreselleşme rüzgarlarını da alarak “Beyaztürk” Devletçi-“Merkez”e doğru yürüyüşünü temsil eden demokratik devrimci bir KOALİSYON hareketi olarak doğmuştu... Türkiye’nin bütün demokrasi güçleri de o zaman bu koalisyonu desteklemişlerdi...

Kendi varoluş koşullarını “Beyaztürk” Devlet sınıfının koruyucu kanatları altında bulan eskinin Devletçi büyük burjuvaları bile Özal’la birlikte başlayan dışa -küresel süreçlere- açılma sürecinin artık kendileri için daha avantajlı hale geldiğini farkederek AK Parti’yi iktidara taşıyan bu koalisyonun -önceleri sessiz kalarak, ama daha sonra aktif bir şekilde- destekçisi oldular...

Çok açık öz ve net olmaya çalışacağım...

2002’den 2013 başlarına kadar gelen süreçte AK Parti ve Erdoğan hayatın önlerine koyduğu problemleri çözmeye çalışarak ilerlediler. Bu aşamada sorun “Beyaztürk” Devlet sınıfını iktidardan indirmek olduğu için, bütün demokrasi güçleri arasında ortak hedefe karşı kendiliğinden oluşan bir koalisyon vardı. AK Parti’nin ve Erdoğan’ın yaptığı da aslında -devrimin lokomotifi olan Anadolu burjuvalarının temsilcileri olarak- süreci yönetmekten ibaretti. Bu görevi layıkıyla yaptılar da doğrusu! Ergenekon, Balyoz Davaları, Askerin artık darbecilik modundan çıkarılarak demokratik sisteme entegre edilmesi, 12 Eylül Referandumu’yla yapılan anayasa değişiklikleri ve dönülen dönemeç, “Barış Süreci”... Bütün bunlar hep bu dönemin kazanımları arasındadır...

Düşünebiliyor musunuz, ucu ta o II. Mahmutlar’a kadar uzanan  bir “kültür ihtilali” süreci yaşanmış bu ülkede! Bunun son yüz yılı da Kemalist bir “yeniden kuruluş” dönemiyle taçlandırılmış... Sonuç olarak,  Pozitivist-Batıcı “Beyaztürk” dünya görüşünün toplum mühendisliği harikası olarak yarattığı bir sistem çıkmıştı ortaya. Ve AK Parti olarak siz,     bu yapıyı, aşağıdan yukarı doğru gelişen bir dinamikle   tereyağından kıl çeker gibi adım adım -hiç kimsenin burnunu bile kanatmadan- değiştirerek, ortaya çok kültürlü mozaik bir sentez zeminin çıkmasına yol açıyordunuz!.. “Kürt sorunu”, “Alevi sorunu” falan gibi, eski-antika yapıdan miras kalan sorunların da çözülerek, bütün kazanımların yeni bir anayasayla taçlandırılacağı, kalıcı hale getirileceği bir süreç ortaya çıkmaya başlıyordu!..

Ama işte ne olduysa bundan sonra oldu ve bir de baktık, başlangıçtaki o demokratik devrimci koalisyonun yerini adım adım, reaksiyonist-restorasyoncu bir “Siyahtürk”-jakoben yönetim almaya başladı!..

İşin özü  “güç zehirlenmesi” olayına mı dayanıyordu? Mesele, Devleti ele geçirenlerin Devlet tarafından ele geçirilerek Devletleştirilmesi olayı mı idi?.. Bütün bunlar doğrudur tabi, nitekim ben de birçok kez bunun altını çizdim. Ama bu, işin ancak bir yanı, iç dinamiklere ilişkin yanıdır; olayın bir de içine girilen yeni dönemde dış dinamikte -küreselleşme sürecinde- meydana gelen değişikliklere ilişkin yanı var!..

Devleti ele geçirenlerin Devlet tarafından ele geçirilerek Devletleştirilmeye başladığı o kritik noktada, iç dinamiklerde yaşanılan süreç dış dinamikte ortaya çıkmaya başlayan yeni reaksiyoner gelişmelerle de birleşince işin rotası değişti!..

KÜRESELLEŞME SÜRECİ NASIL BAŞLAMIŞTI, SONRA NASIL EVRİLDİ...

Eskiden, yani 21. Yüzyıl öncesinde -“küreselleşme süreci” öncesinde- olay açıktı! Bu durumda, ulus devletin kanatları altında gelişip büyüyen sermaye ile ulus devlet arasında hiçbir çelişki yoktu. Tam tersine, sermaye ancak kendi ulus devletinin koruyucu kanatları altında dünya pazarlarına açılarak ulus devletin silahlı gücüyle yarattığı nüfuz bölgelerini pazar olarak kullanabiliyordu. Bu dönemde yaşanılan bütün savaşların nedeni de zaten “kapitalist ülkelerin kendi aralarında dünya pazarlarını yeniden paylaşmaları” kavgasından ibaretti!..

Ancak, ne zaman ki “Soğuk Savaş” sona erdi, “tekleşen yeni bir dünya” ile birlikte “küreselleşme süreci” adını verdiğimiz yeni bir süreç ortaya çıktı, ondan sonra işlerin değişmeye başladığını görüyoruz! Bu durumda artık, ulus devletin sınırları ve koruyucu kanatları küresel bir oyuncu haline gelmeye başlayan sermaye için engel haline dönüşüyordu. Tıpkı o ipek böceği kurtçuğu gibi kendi ördüğü kozasının içinde kanatlanıp kelebek haline gelen sermaye, artık “küresel sermaye” haline dönüşerek, ulus devlet kabuklarını sırtından atmaya, dünyanın dört bir yanına uçup giderek, neresi kendisi için kârlı ise oraya konup, orada üretim faaliyetini sürdürmeye başlıyordu!.. İşte, 21. Yüzyıl’ın -ona damgasını vuran bu ilk döneme özgü “küreselleşme sürecinin”- en önemli gerçeği budur... Bu temel olguyu kavramadan içinde yaşadığımız süreçte başka hiçbir şeyi kavramak mümkün değildir!..

Gelişmiş ülke ulus devletleri başlangıçta -küreselleşme sürecinin ilk evresinde- bütün bunları hiç anlayamadılar! Onlar sandılar ki, “oh ne güzel, sermaye ihracının önündeki bütün engeller kalktı artık”! Ve, 20. Yüzyıl kalıntısı “emperyalizm” anlayışlarıyla onlar da bu süreci desteklediler!..

Sonuç; gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru muazzam bir sermaye akışı oldu...

İşte, bizde AK Parti’nin iktidara geldiği dönem,  tam bu sürecin o ilk aşamasında esen küresel rüzgarlara denk geliyordu.  Bu dönemde, Amerika’dan Avrupa’ya kadar bütün Batı’lı ülkelerin de AK Parti hareketini desteklemelerinin altında yatan, bu dönemde iç dinamikle dış dinamik arasındaki söz konusu uyumdu...

Ancak, gelişmiş ülke ulus devletleri bir süre sonra farkına vardılar ki, işler hiç de öyle düşündükleri gibi gitmiyor, süreç hiçte kendi lehlerine işlemiyordu!..

Kendi koruyucu kanatlarının altında besleyip büyüttükleri sermaye şimdi artık çılgınlar gibi “gelişmekte olan ülkelere” doğru gidiyor, yeni yatırımlarını oralarda yapıyordu. Çünkü, “gelişmekte olan ülkelerde” üretim maliyetleri daha azdı; buralarda yapılan yatırımın pazarın genişlemesine neden olarak daha kârlı hale geldiği de farkedilince, sermaye artık eski anavatanlarında yatırım yapmamaya başlamıştı!..

Ve onlar -yani gelişmiş ülke ulus devletleri- yavaş yavaş, “küreselleşme süreci” denilen sürecin kendi aleyhlerine işlemeye başladığını hissettiler!..

Hani o “Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma” sözü vardır ya, gelişmiş ülke ulus devletleri açısından durum aynen böyle idi!! Önceleri, küreselleşmeyi “emperyalizmin zaferi” olarak alkışlayarak destekleyen 20. Yüzyıl’ın egemenleri, şimdi artık, neye uğradıklarını anlayamamanın  şaşkınlığı içinde,  ayaklarının altından hızla kaymaya başlayan zemini muhafaza edebilmek için, atalet direnciyle frene basarak,  aleyhlerine işlemeye başlayan süreci geriye döndürebilmenin çarelerini arıyorlardı!..

Ama, adına “küreselleşme” denilen bu sürece karşı oluşan potansiyel sadece gelişmiş ülkelerin ulus devlet yöneticileriyle mi sınırlıydı? Yatırımların neredeyse durma noktasına gelmesi ve işsizliğin artması buralarda yaşayan insanları da etkiliyor, onları da yeni arayışlar içine sokuyordu... İşte, popülist bir söylem olan “yeniden büyük Amerika” sloganının büyüsüne kapılarak kitleleri Trump’un arkasında toplayan sürecin özü budur... İngiliz ulus devletinin ve 20.Yüzyıl özlemi içinde olan burjuvaların kitleleri de peşlerine takmak için kullandıkları popülist “Brexit” refleksinin özü budur... Ve de son yıllarda, bütün diğer gelişmiş Batılı ülkelerde yükselen, 20. Yüzyıl kalıntısı yarı popülist “yeni sağ” hareketlerin altında yatan neden budur...


https://www.sabah.com.tr/video/turkiye/cumhurbaskani-erdogan-zenci-bir-turk-olmaktan-seref-duyuyorum

„Küreselleşme süreci“ aslında çok daha önceleri başlayan bir süreçtir. Ticaretin tarihi bir anlamda küreselleşme sürecinin tarihidir de denilebilir; burada kastedilen, „Soğuk Savaş“ın sona ermesiyle birlikte dünyanın “tekleşmesine” paralel olarak küresel ticaretin de ulus devletlerin kontrolünün dışına çıkmasıyla ilgilidir...

Yorumlar (0)