Erdoğan-Asiltürk görüşmesine tepki sürüyor: Meze olamayız!

Saadet Partisi Diyarbakır İl Başkanı Fesih Bozan, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Oğuzhan Asiltürk'ü evinde ziyaret etmesinin sadece bir nezaketten ibaret olmadığını, iktidara destek amaçlı zemin arama çabası olduğunu ifade etti.

Gündem 30.01.2021, 14:48
Erdoğan-Asiltürk görüşmesine tepki sürüyor: Meze olamayız!

Saadet Partisi Diyarbakır İl Başkanı Fesih Bozan, 'Cumhur İttifakı' iddialarını Gazete Duvar'dan Vecdi Erbay'a değerlendirdi. Röportaj şöyle:

"İKTİDARA DESTEK ARAYIŞI"

Cumhurbaşkanı Saadet Partisi'nin önemli isimleriyle görüştü. Önümüzdeki günlerde Recai Kutan ile de görüşeceği yönünde iddialar var. Bu görüşmeler 'ittifak arayışı' olarak değerlendiriliyor. Siz ne dersiniz? Saadet Partisi önümüzdeki seçimlere Cumhur İttifakı ile girebilir mi?

Biz ülkeyi idare eden veya idare etmeye aday tüm siyasi partilerin zaman zaman bir araya gelip görüş alışverişinde bulunmasını önemli ve gerekli görüyoruz. Hatta birçok kere, Cumhurbaşkanı'nın bütün siyasi parti liderlerini saraya davet ederek, ülkemizde yaşanan iç ve dış sıkıntılar hakkında görüş alışverişinde bulunması gerektiğini ifade etmiştik.

Bu anlamda Cumhurbaşkanı'nın YİK Başkanı sayın Oğuzhan Asiltürk'ü veya diğer ileri gelen büyüklerimizi ziyaret etmesini olumlu bir adım olarak değerlendiriyoruz.
18 yıl sonra ve bu süreçte yapılan birçok hakaret sonrası bu görüşmenin sadece bir nezaket ziyaretinden ibaret olmadığının ve kaybetmek üzere olduğu iktidarına destek aradığının farkındayız. Elbette siyasetçiler bir araya geldiklerinde, ittifaklar dahil ülkenin sorunlarını konuşurlar.

Ancak biz ittifak görüşmelerinin seçim takvimi belli olduktan sonra görüşülmesinin daha doğru olduğuna inanıyoruz. Şu anda milletin gerçek sorunları olan iş, aş, adalet, liyakat, israf, savurganlık gibi konuların konuşulması gerektiğini söylüyoruz.

Seçim sathına girildiği zaman Saadet Partisi olarak dile getirdiğimiz ilke ve prensipler çerçevesinde tüm partilerle görüşürüz. Söz konusu görüşmeden Cumhur İttifakı'yla bir ittifak olacak sonucunu çıkartmak doğru değildir. Bunu Genel Başkanımız Sayın Temel Karamollaoğlu birçok konuşmasında da açıkladı.

"SAADET PARTİSİ, AKP-MHP’NİN SOFRASINA MEZE OLMAZ"

Cumhur İttifakı ile seçimlere katılma gibi bir ihtimale Saadet Partili Diyarbakırlıların yaklaşımı nedir? Böyle bir beklentileri var mı?

Bizim bugüne kadar ilkesel duruşumuzu halkımız hep takdir etmiştir. İktidarın mevcut durumuyla Cumhur İttifakı’na girmek elbette doğru görülmüyor. Ki böyle bir ittifak zaten yoktur. Mevcut icraatlarıyla da zaten olmayacaktır. Diyarbakırlı vatandaşlarımız buna sıcak bakmamaktadır.

"İCRAATLARDA MHP'NİN RENGİ VAR"

Saadet Partisi'nin Cumhur İttifakı'na katılmasının önündeki temel engel ne? Hükümetin uygulamaları mı, MHP mi ya da başka bir faktör mü?

Biz, Cumhurbaşkanlığı Sistemi'yle oluşan tek adam rejimine, partili cumhurbaşkanlığına, denge, denetleme ve şeffaflığın olmayışına, yasama ve yargının yürütmenin emrine girmiş olmasına, özgürlükler, adalet, hak ve hukukun ortadan kaldırılmasına, devletin parti devleti haline getirilmesine, devlet kademelerine yapılan atamalarda, liyakat yerine partizanlık, rüşvet ve torpilin esas alınmasına, israf ve savurganlığın itibar sayılmasına, üretim yerine ithalatçı zihniyete, işçi, emekli, memur ve çiftçilerimizi borç ve faize mahkûm etmelerine, ırkçılık ve milliyetçiliği baş tacı etmelerine, dolayısıyla Kürt halkına yaklaşımlarının bundan etkilenmesine, kutuplaştırıcı, ötekileştirici ve kendileriyle beraber olmayan herkesi hain ilan etme zihniyeti gibi hemen bütün politikalarına karşı olduğumuz için, Cumhur İttifakı’yla beraber olmadık.

Bu politikalarını sürdürdükleri sürece de beraber olmamız mümkün değildir. Biz, ne AK Parti'ye ne de Erdoğan'a karşıyız. Biz, ülkemize ve milletimize zarar veren yaptıkları yanlış icraatlara karşıyız. Bunları eleştiriyor ve bu yanlışlarından vazgeçmeleri için uğraşıyoruz. AK Parti'ye MHP ile ittifakı sonrası bütün icraatlarında MHP'nin etki ettiğini ve kendi rengini verdiğini ve AK Parti'nin de daha çok milliyetçi ve ırkçı söylemlere sarıldığını görüyoruz. Bu anlayışın devam etmesine, Saadet Partisi baston olmaz, AK Parti ve MHP'nin sofrasına meze olmaz.

"MHP VARSA ÇÖZÜM SÜRECİ OLMAZ"

Çözüm sürecinden sonra çatışmalar da siyaset de sertleşti. "Bu böyle daha ne kadar devam edebilir" diye soruyor herkes. Sizce ne kadar devam edebilir? Çözümün önündeki engeller nelerdir ve bu engeller nasıl kaldırılabilir?

Çözüm sürecinde, bölgemizde olumlu bir hava esmeye başlamış ve barış için bazı umutlar doğmuştu. Ama hem iktidar hem de PKK'nın samimi olmayan yaklaşımları sonucu bu süreç, askıya alındı ve yerini baskı ve şiddete bıraktı. AK Parti iktidarı, çözüm sürecinde, PKK'nın şehirlere silah depolamasına ve hendek kazımasına bir süre göz yumdu. Sonra buna şiddetli bir şekilde karşılık verdi. Bu olayları mazeret göstererek bölgede OHAL uygulamaları, güvenlikçi politikaları, baskı ve tutuklama politikalarını rahat bir şekilde uygulamaya başladı.

AK Parti iktidarı milliyetçi söylemler, güvenlikçi politikalarla, kaybettiği oyları toplamaya ve tabanını konsolide etmeye çalıştı ve bu metodunu artırarak halen devam ettiriyor. AK Parti'nin MHP ile olan ittifakı sürdüğü sürece, güvenlikçi politikaların devam edeceğine ve yeni bir çözüm süreci başlamayacağına inanıyorum.

"ÖNCE ZİHNİYET DEĞİŞMELİ"

Hükümet yeni bir sayfa açmaktan, reformlardan söz ediyor ama Selahattin Demirtaş ile Osman Kavala'nın AİHM kararına rağmen serbest bırakılmamış olmasını nasıl yorumlarsınız?

AK Parti iktidarında, ekonomide, insan hakları ve özgürlüklerde, özellikle Başkanlık Sistemi sonrası yasama, yürütme ve yargının tekleşmesiyle ciddi sıkıntılar yaşanmaya başlandı. Yargıya güven ciddi anlamda azaldı. Hakim ve savcıların bağımsız karar veremedikleri görüldü. Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş kararlarındaki tutum da bunu göstermektedir. Büyük Daire, Demirtaş'ın, hukuki olmaktan çok siyasi saiklere dayanan tutukluluk halinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin dört maddesini ihlal ettiği hükmüne varmış.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, iki yıl önceki karar üzerine söylediği Türkiye yargısına, "Karşı hamle yapar işi bitiririz" gibi açıklamalar yargının ne kadar etki altında olduğunu gösteriyor. Kaldı ki, AİHM’nin kararı beraat değil, uzun süren tutukluluğun sona erdirilmesidir.

AK Parti iktidarı 18 yıllık bu yanlış uygulamaları nedeniyle ciddi oy kaybettiğini görmektedir. Bu nedenle, sanki yeni iktidara geliyormuş gibi ekonomi ve yargıda reformdan bahsetmektedir. Ciddi bir reform olacağına inanmıyorum. Çünkü adaletin sağlanması için zihniyetin değişmesi gerekir, iktidarda onu göremiyoruz.

Kaldı ki doğru ve kapsamlı bir reformu kağıt üzerinde yaptıklarını varsayalım, uygulanmadıktan sonra ne değeri olacak? Verilen sözlere, atılan imzalara uyulmuyor ve uygulanmıyor. Kanun yazılı olarak kağıt üzerinde kalmış oluyor. Bundan dolayı reform söylemini de samimi görmüyorum. Türkiye’nin dış politikada içine düştüğü yalnızlıktan kurtulmak için Avrupa Birliği'ne karşı attıkları bir adım olarak değerlendiriyorum.

"SİYASET YAPMA ALANI GENİŞLETİLMELİ"

Parti başkanlığı, milletvekilliği, belediye başkanlığı, il yöneticiliği yapmış birçok Kürt siyasetçi tutuklu ya da sürgünde. Meclis başkanından yeni Anayasa çalışmalarına katkıda bulunsun diye davet alan DTK'da görev almış herkes yargılanıyor. Çözüm sürecinde hükümetin bilgisi dahilinde Kandil ve İmralı'da görüşmeler yapan siyasetçiler suçlanıyor. Bu tablo ile ilgili ne söylemek istersiniz?

AK Parti iktidarı zikzaklar ve çelişkiler iktidarı haline gelmiştir. Dün söylediklerinin bugün tersini yapar hale gelmişlerdir. "Dağdan inin ovada siyaset yapın" politikasından "Ovada siyaset yapanı da dağa gönderme" politikasına dönüştü anlayış. Barış sürecinde devletin izniyle Kandil'e gidenleri veya diğer aşamalarda görev alanları suçlamayı doğru kabul etmiyoruz.

Ne olursa olsun siyaset yapma alanını genişletmek gerekir. Eğer bu süreçte görev alanlar suçlanıyorsa buna müsaade edenler de suçludur. Bu mantığın aynısını FETÖ terör örgütü suçlamalarında da görmek mümkün. Cumhurbaşkanı’ndan milletvekiline, belediye başkanlarından bürokratlara kadar devletin her kademesinde 'hoca efendi' dediler, 'hizmet hareketi' dediler. Bunu gören vatandaş da bu harekete yaklaştı, hizmetlerinde görev aldı, öğrencilerine burs verdi, sohbetlerine katıldı...

15 Temmuz darbe girişimi sonrası bir anda AKP iktidarı ve yetkilileri, 'biz yanlış yaptık', deyip kendilerini temize çıkartırken, on binlerce vatandaş, FETÖ terör örgütüne yardım ve üye olmaktan ihraç edildi veya tutuklanarak mağdur edildi. Elbette kim olursa olsun terör örgütlerine yardımcı oluyor ve şiddete başvuruyorsa hak ettiği cezayı alsın. Ama hiçbir şeyden haberi olmadığı halde sırf Cumhurbaşkanı’na, başbakan ve milletvekillerine güvenerek oralarda görev almış vatandaşın mağdur edilmesini kabul etmek mümkün değildir.

"DİYARBAKIR ESNAFI DEZAVANTAJLI SINIF"

Verilere göre ülkenin ekonomisi iyi değil. Bu durum Diyarbakır’a nasıl yansıyor?

AK Parti'nin 18 yıllık üretim yerine beton aşkı, israf ve savurganlık politikası yüzünden ülke ekonomisi ciddi sıkıntılar yaşıyor. Bundan en çok nasibini alan illerimizden biri maalesef Diyarbakır. Çünkü ilimiz, sanayi ağırlıklı üretimin olmayışı, tarım ve hayvancılığın ciddi anlamda azalması ve işsizliğin Türkiye ortalamasının iki katı olması nedeniyle çok fazla etkileniyor.

Pandemi sürecinde zaman zaman esnafla bir araya geldiniz. Onların beklentileri nedir? Sizin önerileriniz var mı?

Korona salgını hem dünya genelinde hem ülkemizde hem de Diyarbakır’da ağır tahribat yarattı. Belki de ekonomik anlamda esnaf ve sanatkârlarımız bunun en ağır yükünü taşıyor. 3 bine yakın işletme tamamen, 2 bin işletme de kısmen kapalı. Buralarda çalışan yaklaşık 35 bin kişi işsiz kaldı. Esnafımız devletten ciddi anlamda kira desteği ile vergi, Bağ-Kur, elektrik ve doğalgaz borçlarının silinmesi veya ötelenmesini istiyor.

Diyarbakır esnafı 'dezavantajlı sınıf' kabul edilmelidir. Türkiye’deki tüm esnafın sıkıntı içinde olduğunu biliyoruz, ancak Diyarbakır’daki işsizlik oranının yüksekliği, üretimin yetersiz oluşu ve terör olaylarının getirdiği ekstra sıkıntılar yüzünden, Diyarbakır esnafının sıkıntıları çok daha fazladır.

Bundan dolayı;

1) Diyarbakır esnafı 'dezavantajlı sınıf' olarak görülmeli ve daha fazla yardım yapılmalıdır.

2) Bağ-Kur ve vergi borçları ertelemek yerine silinmelidir. Aylardır kapalı veya belli saatlerde açık ve paket servisi yapan esnaf kirasını ödeyemezken kısa vadeli ertelenmiş vergi, prim veya kredi borçlarını nasıl ödesin? Vergi Uzlaşma Komisyonu, yandaş büyük şirketlerin borçlarını silmek yerine, can çekişmekte olan esnafın biriken borçlarını silmelidir. Esnaf iktidardan bu yardımları beklerken, çok konuşup çok umut veren iktidar ne yapmış? Bağ-Kur primlerini artırmış ve esnafı faizli kredilere yönlendirmiştir.

3) Elektrik, su ve doğalgaz faturaları pandemi önlemlerinin son bulması ve esnafın iş yapmaya başladığı, en az 6 ay sonrasına ertelenmelidir. 4. Esnafın ayakta kalabilmesi için, meslek ve iş hacmine göre, en az bir yıl geri ödemesiz, 5 yıl vadeli ve faizsiz, 50 bin ile 150 bin TL arası nakit desteği verilmelidir. 5. Esnafın daha önce aldığı krediler, pandemi önlemlerinin son bulması ve esnafın iş yapmaya başladığı aydan itibaren, en az 6 ay sonrasına faizsiz olarak ertelenmelidir. 6. İktidar, beton yatırımlarından vaz geçip üretim ve istihdama yönelik yatırımlara dönmelidir.

Elbette birileri, Türkiye'nin mevcut bütçesi buna müsait değil, diyecektir. Ancak 18 yıldır borçlanma, israf ve betonlaşmış politikası yerine tavsiyelerimize kulak verseydi ve üretime yönelik yatırımlar yapsaydı çok kolay olacaktı. AKP iktidarı bugüne kadar sadece faize yaklaşık 500 milyar lira ödenmiş, 2021 bütçesine de 180 milyar faiz ödemesi koymuştur. Diğer yandan israf ve savurganlığın hadi hesabı yok.

Bir örnek: Cumhurbaşkanlığı için 2021'de, Marmaris'teki yazlık, Ahlat'taki kışlık, Ankara'daki mevcut sarayın bakımına ve saray filosuna alınacak 47 yeni araçla beraber, milletin cebinden toplam 448 milyon 600 bin lira daha harcayacak. Marmaris'teki yazlık saray 640.5 milyon, Ahlat'taki kışlık saray 99 milyon liraya mal olacak. Görüldüğü gibi, EYT'lilere, asgarî ücretlilere, memurlara, işçilere emeklilere, esnaf ve çiftçilere olmayan para, Saraylara, israf ve savurganlığa var.

"KAYYIM İRADE GASPIDIR"

Diyarbakır’da belediyeler kayyımla yönetiliyor yıllardır. Kayyım atamak, sorunların çözümü için doğru bir yöntem midir?

Elbette doğru bir yöntem değildir. Kayyım sistemi, milletin iradesini gasp etmektir. AK Parti, seçimle alamadığı belediyeleri, çıkartmış olduğu kanunu gerekçe göstererek el koymaktadır. Teröre destek olsun, rüşvet, yolsuzluk veya görevi kötüye kullanma vs. fark etmez, seçilmiş de olsa, hiç kimsenin suç işleme özgürlüğü yoktur.

Suçu bağımsız mahkemelerce sabit görülen, belediye başkanı grevden alınır, yine seçilmiş olan Belediye Meclisi'nden yeni bir belediye başkanı seçilir. Ama AKP iktidarı böyle yapmıyor. Bir belediyeyi göze kestirmişse yani kurt kuzuyu yemeye niyetlenmişse, "Bana göre, kanaatime göre bu suçludur" diyor, görevden alıyor. Batı belediyelerinde yeni başkan Belediye Meclisi tarafından seçilirken HDP'nin ellerinde bulunan belediyelere ise hemen kayyım atıyor.

Suçlamalara baktığınız da ise genelde seçilmeden önceki iddialardır. O zaman niye adaylıklarını kabul ediyorsunuz diye soruyoruz? Dolayısıyla kayyım sistemi milletin iradesini gasp etmek olarak görüyoruz ve vatandaşın da bunu tasvip etmediğini son yerel seçimlerde gördük.

Kayyımların şehri yönetme biçimleri birçok yönüyle eleştiriliyor. Son olarak şehir dışından gelen bürokratların aldıkları maaşlar gündeme geldi. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Kayyımlar göreve geldiklerinde belediye meclislerini de çalıştırmadıkları gibi 'çaldığımız düdük kestiğimiz kesik' gibi hareket ediyorlar. Başkanlık sisteminde olduğu gibi ne denetleyebilen var ne hesap sorabilen var. Kendi başlarına adeta bir devlet gibi hareket ediyorlar. Biz bunu da doğru kabul etmiyoruz.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi daha önce daire başkanlarının yüzde 80'ini farklı illerden getirdiği kişileri atamakla gündeme gelmişti. Son günlerde ise bu kişilerin bir kısmının iki veya üç maaş aldıklarını öğrendik. Doğruysa çok yazık. İnsanların işsizlik ve açlıkta intihar ettikleri, suça bulaştıkları, ailelerin dağıldığı bir ülkede birilerinin hak ettiğinin üzerinde ve emeğinin dışında ücret alması kabul edilir bir şey değildir.

Ama maalesef bu saray çevresinde de bazı kişiler hakkında dile getirildiği halde ikna edici cevaplar alınmıyor. "At sahibine göre kişner" sözüne geliyoruz. Eğer Ankara’daki AK Partili ve saray çevresindekiler bunu yapmasalardı, Diyarbakır'dakiler buna cesaret edemezdi.

İbret alırlar mı? Zannetmiyorum ama Ömerleri arayanlara bir hatırlatma: Bir gün Hz. Ömer eşinin üzerinde yeni bir elbise görmüş. 'Hanım bunu nasıl aldın' diye sorunca, hanımı: 'Senin bana verdiğin harçlığın fazlasını biriktirerek aldım' demiş. Hz. Ömer, 'Demek ki benim aldığım maaş fazla imiş, ben yarın maaşımın düşürülmesi için teklifte bulunacağım' demiş.

Kendilerini dindar, X partiyi dinsiz gösterip oy talep eden AK Parti yetkilileri, siz İslam’ın neresindesiniz veya siz hangi İslam’ı yaşıyorsunuz? Allah kısmet edip vatandaş yetkiyi bize verdiğinde, her türlü yolsuzluğun hesabını teker teker soracak, halkın parasını halk için harcayacağız.

"DİYARBAKIR’DA ‘BARIŞ VE KARDEŞLİK KONFERANSI"

Hükümetin dış politikası, özellikle Kuzey Suriye ve Irak Kürdistan Bölgesi'ne yönelik politikası eleştiriliyor. Hükümetin Kürt bölgelerine askeri harekatlar yapması, üsler kurması, bazı yerleşim birimlerine güçlerini yerleştirmesine dair ne söylemek istersiniz?

Deveye sormuşlar 'niye boynun eğri' diye, deve, 'benim nerem doğru ki' demiş. AK Parti'nin de ne iç politikası ne dış politikası doğru ve adil bir tarafı yok ki. AKP iktidarı yukarda da ifade ettiğim gibi MHP ile ittifak yaptıktan sonra, sivil ve diyalog metodu yerine artık güvenlikçi politikalar uygulamaya başladı. Bunlar, "Türkiye’nin komşu ülkelerinin birinde Kürtlerin kurduğu bir devlet olursa, Türkiye'nin içindeki Kürtler de ayrılmak veya o yapıyla birleşmek için harekete geçer" diye korkuyorlar.

Ben böyle bir korkunun yersiz olduğuna inanıyorum. Çünkü Irak ve Suriye’deki Kürtlerin sahip oldukları statü aynı değil. Daha zor şartlara ve haklara sahipler. Ülkemizde ise böyle bir durum yok. Türkiye, Türkiye'nin sınırları dışında Türkmenlere nasıl sahip çıkıyorsa Kürtlere de aynı şekilde sahip çıksa, o ülkelerdeki kazanılmış haklarını savunup destek verse daha doğru bir politika olmuş olur. İçerde ve dışarda barış ortamı sağlanmış olur. Bölgemizdeki ana sorunun Kürt halkının yaşadığı bölgedeki savaşlar ve terör olaylarıdır. Bölgenin huzur ve barışı Kürt halkının sorunlarının çözülmesine bağlı olduğuna inanıyoruz.

ABD veya Rusya'nın "Kürt halkına sahip çıkıyoruz" yalanlarına karşı, İran, Irak, Türkiye ve Suriye'nin beraber Kürt halkına samimi bir şekilde sahip çıkması gerekir. Bundan dolayı Genel Başkanımız Temel Karamollaoğlu Türkiye, Irak, İran, Suriye devletlerinin yanında, teröre bulaşmamış Kürtlerin temsilci ve kanaat önderleri konumundaki kişilerin katılımıyla "Diyarbakır'da Barış ve Kardeşlik Konferansı'nın" yapılmasını önermişti. Bu sorunu Ankara, Tahran, Bağdat, Şam ve Kürtler kendi aralarında konuşabilmeli ve çözmelidir. Başka bir ifade ile Ankara'nın huzuru Bağdat, Tahran ve Şam'dan, İstanbul'un huzuru Diyarbakır, Şırnak veya Hakkari'den geçer anlayışıyla yaklaşmak gerekir.

Bölgenin ve Kürt halkının meselesinin çözümü ABD, Rusya ve diğer Batılı güçlere bırakılırsa barış yerine ancak savaşın devamını sağlarlar. Türkiye, İran, Irak ve Suriye, prensip olarak "Kendi ırkları için istediğini Kürt halkı için de istemek ve kendilerine yapılmasını istemediği şeyleri de Kürt halkına yapmamak" olmalıdır. Bu İslam'ın ve insanlığın da gereğidir. İslam kardeşliği, karşılıklı aynı haklara sahip olmaktır. Anadilde eğitim hakkı gibi. Bu anlayış ve diyalog sağlandığı takdirde ülkemize ve bölgeye huzur ve barışın geleceğine inanıyorum.

Yorumlar (0)