02.05.2021, 07:02

Güzel insan

Yaşamımızı idame edip doğup büyüdüğümüz, ekip biçtiğimiz, üretip tükettiğimiz yer, dünya. Canlıların yaşaması için belli bir ortamı var. Canlılar arasından sadece insan evladı diğer canlılardan farklılaşarak ayrılarak günümüze kadar geldi. Biz onların çocuklarıyız. Bizi diğer canlılardan ayıran önemli farklılığımız var; K. Marx “Bir örümcek dokumacıya benzer işlemler yürütür, bir arı kovanlarını yaparken pek çok mimarı utandırabilir. Fakat en kötü mimarı arıların en iyisinden ayıran mimarın gerçekte yapısını inşa etmeden önce hayalinde kurmasıdır”, der.

Hatta bir ozan;

Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,

Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz;

Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;

Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,

Ayın onbeşi;

Biz olmasak Taşova'nın tütünü, Kütahya'nın çinisi,”(E.G.) der.

Dünden bugüne kaç bin yıl, kaç toplumsal yapı geçti hatta kaç iktidara sahip yöneticiler geçti hesabı bilinmiyor. Bunların kaçı şah, kral, padişah, kaçı vezir, prens, başbakan ya da paşa hesabı yok. Bilinen tek bir şey var, günümüze gelene kadar toplumsal ilişkideki belirleyici olan sömürüyü içeren kafa ve kol emeğinin kullanılmasıdır.

Toplumsal yaşamda kafa ve kol emeğinin önemi, üretimin devamlılığı ve bilginin aktarılmasıyla “emeğin” değerli ve kutsal olduğunu perçinledi. “İnsanlaşma emekle başladı.” Emek insanı, insanda toplumu yarattı. Böylece insanın tarihi emeğin tarihidir.

Tarihsel açıdan toplumsal yaşamda sıradan bir birey bile eğitildikten sonra üretime katıldığı için çalışma ve üretim basit görülüp hep hor görüldü. Oysa emek olmasaydı insanlık olur muydu?

İnsanlık tarihinin sadece beş ya da altı bin yıllık dönemini biliyoruz. Daha öncesini değil ama bilebildiğimiz tarihimizi gerçekten biliyor muyuz o bile meçhul. Günümüze kadar gelen devasa büyüklükteki piramitleri, Efes Artemis tapınağını, Zeus ve Rodos heykelini, İskenderiye Fenerini Firavunlar yani egemen güçler yapmadı. Boğazın incisi Kız Kulesini, Çin Seddi’ni, Süleymaniye Tapınağını, Kaleleri, Surları, gidilmesi ve yapılması çok zor olan yerlere yapılan ibadethaneler, su bentleri, tüneller ve sarnıçları egemen güçler yapmadı, sıradan insanlar yani biz yaptık.

Egemen güçler hâkimiyeti altındakilere “eşkıyaya karşı korumak ve ürettiğini satmak için seni koruyorum bunun bedeli “vergidir” vereceksin” der. Egemen güçler kendine ordu, saray, kervansaraylar yaptırmak için her yıl vergiyi arttırdı. Vergi vermeyen hele kendi isteğini vermeyene yaşam hakkı tanımadı. Dağdaki harami ile ovadaki harami arasında fark yoktu. Bugüne kadar gelen yapı ve eserlerin bedeli bizden çıktığı gibi yapımında da yine biz vardık. Vergisini vermeyen, esir alınan ve yoksul kim varsa karın tokluğuna çalıştı.

Mülkiyet yani sahip olma hırsı, yaşamda diğer insanında kafa ve kol emeğini çıkarı için kullanması ile baskı, sömürü ve kölelik başladı. Yakası kalkık, omuzu sırmalı apoletli insanların kürsülerde söyledikleri ile yaptıkları her zaman farklıydı. Yalan ve düşmanlık üzerine kurulmuş olan ilişkileri doğruyu ve dostluğu aratır oldu.

Korku yaratarak etrafına topladıklarına yine korku yaratarak kendine inandırdı. Kendisi dışında kim varsa düşman ve canavar; kendisi dışında kim varsa yalan ve sahte tek kurtarıcı tek inançlı tek doğruyu söyleyen sırmalı apoletli, yakası kalkık, omuzu kalabalık ve cübbesiyle kürsüde boy gösterdi.

Farklı coğrafyada olsa korku ve biat kültürü birlikte yürüdü. Korunmak için devasa ordular, deva kaleler devasa surlar yaptılar; ama topraktan demiri, bakırı, gümüşü ve altını çıkarıp arıtan, onu işleyip yaşamda kullanır duruma getiren insanı unuttular. Şayet Arşimet araştırıp bulmasaydı, Newton deneyler yapmasaydı, Lagari Hasan Çelebi roket çalışması yapmasaydı güçlerine güç variyetlerine variyet katabilirler miydi?

Hâkimiyet kurmak ve sahip olmak için her şeyi denediler ve yaptılar. Emek vermeden çaba sarf etmeden, tarladaki başağa, dalındaki meyveye, yetiştirdiği hayvanlara, topraktan arıttığı madenlere, yaptığı üretim aletlerine sahip olmak yetmedi, karın tokluğuna yanında çalıştırdı. Doğanın o güzelim akarsularını, göllerini, denizlerini, dağlarını, tepelerini ve bereketli topraklarına sahip olmak için her şeyi yaptılar. Yalanlarla kandıramadıklarını silah zoruyla ellerinden aldı. Kargaşa yaratıp çeşitli bahanelerle en büyük en güçlü benim, benim inancım en doğru deyip savaşlar çıkarıp katliamlar yaptılar.

Yaşamımızı idame ettiğimiz bu evrende sahip olma ve egemenlik için ellerinden gelen her türlü melaneti yaptılar. Sahip olma hırsını ve özel mülkiyeti evire çevire günümüze kadar getirdiler. İnsanlığı dondurucu soğukla, yakıcı sıcakla, açlıkla, silahla ve ölümle korkutmakta. Manevi inancımız ve değerlerimiz deyip haçlı ve cihat savaşları çıkardılar; kendilerinden olmayana yaşam hakkı vermediler öldürdüler yaktılar. Egemen güçler uyguladıkları sistemle inançlarıyla barış ve kardeşlik tohumları ektiklerini belirtmekte. Oysa onların ektikleri tohumlar nefret, bencillik ve kindarlıktan başka bir şey değil.

Sömürü çarkının devamı için derimizin rengini, gözümüzün çekikliğini ve konuştuğumuz dili bahane ettiler, bu da yetmedi kendilerinin manevi inançlarına sahip olmamızı istediler. Dün zincirli ve bukağını köle bugün özgür ama ekonomik olarak kendilerine muhtaç köleler olarak kalmamızı istiyorlar.

Sömürü düzenin devamını isteyenler kendi evrensellikleri içinde bizim kaşımıza gözümüze hayran değiller. Onlar yaşayan, kendilerine biat eden, karşı çıkmadan çalışan, verdikleriyle mutlu olan insan evladı istemekte. Oysa onlar, bizim de içinde bulunduğumuz dünyada yaşamıyorlar, mutlulukları, sevgileri, sevinçleri, ağız dolusu kahkahaları, hüzünleri ve yitip gidenler için ağıtları gözyaşları bizim gibi değil. Onlar en sevdiklerini kurban edildiği günü, varsılın yoksulu anlasın diye aç kaldığı günlerin sonunda, yere göğe sığdıramadıklarının doğum gününü ve birde bizim sırtımızdan kazandıklarını çil çil sayarken bayram yapıyorlar.

Yaşamda yenilgiyi acıyı, mücadele kaybı yaşamış, çıkış yolu bulmak ve özgürlüğü için çaba sarf eden ve bu uğurda yoğrularak ortaya çıkan “güzel insanın” değerini bilmiyorlar.

Oysa emeğin birlik, mücadele ve dayanışmanın olduğu baskı ve sömürünün olmadığı ve bunun için ağır bedeller verildiği günün anması hemen her kıtada, ülkede anılarak kutlanmakta. Evrensellik budur insanı temel alan emeğe saygı ve anma budur.

Bu nedenle şairin dizeleriyle;

Sen olmadan, üretim ve tüketim, sen olmadan sanat, tarih, politika ve ekonomi, sen olmadan yaşam yani sen olmadan emek anlaşılır mı

Yorumlar (0)