10.08.2020, 05:50

Hasankeyf

Yaş ilerledikçe geriye doğru yaşarsın; anılar, hatıralar, en az günlük hayatın cazibesi kadar etkiler bizi ve bu iki dünya arasında bazen kimi meselelerde arafta, öylesine çarmıha gerilmiş gibi buluruz kendimizi.  Bizi biz yapan dünyaya dönüp bakmaya başlarız. Tarihin ileriye doğru aktığı söylenir, bu doğrudur ama aynı tarihin bilgisi geriye doğru akar ve kimi duraklarda yeniden rastlaşırız kendimizle. Sırf bu yüzden bazen o ünlü klişeye sığınırız, ‘’Tarih tekerrürden ibarettir’’ deriz. Aslında tarih tekerrür etmez, yok eder. Söz gelimi Heskîfê yok oldu. Daha doğrusu yok edildi. Bundan sonra ancak hatıralarımızda Heskîf ‘ye yolculuklar yapabiliriz. O da çok güçlü hatıralara sahipsek eğer.

Ayak izlerimizi takip  etme cesaretine sahipsek, belki  zihnimiz o eski renkli dünyayı yeniden canlandırır ve biz de özlediğimiz o güçlü nefesi salabiliriz dünyanın orta yerine.  Heskîfê’nin nefes almasından rahatsız olanlar, bize nefes aldırmak istemezler. Ama artık Heskîfê yok ve onu anımsamaktan, hatıralarımızda onu diri tutmaktan başka de çaremiz yok.

Çocukluğumun dut kokulu hatıralarında Heskîfê’nin çok özel bir yeri var. Batman’da Kısmet mahallesinde kapı komşumuz Heskîfê’liydi ve annem bu komşunu çok severdi. Sara teyzeyle annem bugünün popüler deyimiyle bir tür kankaydılar. Aralarında su sızmazdı. O zamanlar şehir şebekesi yoktu Batman’da. İki avlunun tam ortasında, sınırında ortak kuyular açılırdı. İki aile de su ihtiyacını bu kuyudan karşılardı. Herkes kendi ekmeğini tandırda pişirdiği için, bizim ve Sara teyzenin tandırı da tekti. Ekmek ve su ihtiyacı aynı kaynaktan ortaklaşa karşılanırdı.

Sara teyzenin kocası Hacı Yusuf bir dengbêjdi. Tanrım, o bitmek bilmeyen stranları ne güzel söylerdi. Ahali her gece teyp kasetleriyle eve gelir ve Hacı Yusuf’un dokunaklı sesini kayıt ederlerdi. Şimdi hatırlıyordum da o zamanlar çok mutluyduk. Annem ve Sara teyzeyle her fırsatta Heskîfê’ye giderdik. Doğası hem büyülerdi beni hem de korkuturdu. Dicle nehrinin kenarında yükselen mağaralar içimi ürpertirdi.

Nehrin karşı yakasına geçerdik, biraz soluklandıktan sonra bütün manzarayı görebileceğimiz en yüksek tepeye çıkardık. Ben nefesimi tutardım. Mervanilerden kalma yıkıntıların işaretleri olan yontulmuş taşlar, daha önce burada yaşanmış büyük medeniyetlere tanıklık ederdi. Devasa kayalıkların içine oyulmuş, birbirine geçmeli mağaralar da, insanlığın ilk çağına dair deliller sunardı. Aynı perspektif içinde aynı mekanda insanlığın hem medeni halini hem de ilk kökenlerine ilişkin, tartışma götürmez kalıntıları kucaklardık. Heskîfê dünü bugüne bağlayan en şeffaf köprüydü aslında. Bugün ve dünün iç içe geçen halini somut veriler ışığında görünürdü.

Aslında Heskîfê bir zırhtı, her yerden görülebilen bir bayrak, köklerimize dair en ikna edici kanıttı. Belki de sırf bu yüzden kıydılar Heskîfê’ye. Bu yüzden ortadan kaldırdılar. Şairin dediği gibi, “katline sebep suçu” belki de buydu.

Şimdi zihnimde, ayak izleri silinmiş birinin sersemliğini yaşıyorum. Perspektifsiz kalmış birinin çaresizliğini ya da kutup yıldızını kaybetmiş birinin kör sarsaklığını yaşıyorum.

Galiba artık silinmiş çocukluğum ve gençliğim olduğuna göre, ben yarım yaşıyorum demektir bu.

Kanatları kopmuş kuş misali.

Heskîfê’ydi beni ben yapan. Tarihimin adıydı aslında.

Ve Heskîfê öldüğünde fark edebildim ancak.

Ne acı, değil mi?

Balık denilen bir canlıyı ilk defa Hêskîfê’de tanıdım. 7 veya 8 yaşlarındaydım.

Babam ve mahallenin bütün erkekleri Heskîfê’ye balık avlamaya gitmişlerdi.

Onlarca adam iki traktöre binerek gitmişlerdi, o zamanlar öyle araçlar filan yoktu, en lüks araç kamyondan sonra traktördü. Tek tük kamyon vardı 1960’ların ortasında.

Daha Batman 10 yaşlarında bir ilçeyken.

Ve babamlar akşam üzeri  traktörün römorkunda büyük bir balıkla dönmüşlerdi

Nereden hatırlıyorsun diye sorabilirsiniz. Çünkü o balığı Baltayla parçalayıp pay ediyorlardı aralarında.

Ama balıktan daha ilginci, kendi araların da Heskîfê’yi anlatmalarıydı.

O dev gibi mağaraları nasıl inşa etmişlerdi acaba?

O kaya evlerinde nasıl yaşamışlardı?

Dicle’nin kışın azgın dalgalarından korunmak için kayalar arasında inşa ettikleri evlere girmişlerdi.

Heskifê’liler tarihlerinde onlarca medeniyete ev sahipliği yapmışlar.

Nice savaşlara tanık olmuşlar.

Krallar ve sultanların şehri olmuş.

Ve düşmanlarından korunmak için yerden ulaşılmayacak kaya evleri inşa etmişler.

Gördüğünüzde aklınıza gelen ilk şey: bu insanlar bu kadar şahane evleri neyle ve nasıl yapmışlardı?

Ve o evler artık yok.

Onları anlatmak, görmek ve birilerine gösterebilmek şansını kaybettik.

Sanki hiç olmamış gibi.

Heskîfê, hiç olmadı sanki.

Babamın kendi çocukluğunu ve gençliğini yasadığı arkadaşları ile heyecanla anlattıkları o şehir yok artık.

Sadece bu değil galiba.

Binlerce dönüm toprak ve 300 den fazla yerleşim yeri su altında kaldı.

Baraj öncesi taş tepe dağ bayır demeden kamulaştırma parasını fazla almak adına, kurak topraklar sulu tarım yapılıyormuş gibi gösterildi veya daha fazla ödeme almak adına taşların üzerine bile fıstık tarlaları ekildi. Barajın yapılmaya başlanması ile beraber Batmanda inşaat sektörü tırmanmaya başladı. Her tarafta yeni mahalleler inşa edildi. Mantar gibi araba galerileri ile iş merkezleri kurulmaya başladı.

Heskîfê, ölürken yeni bir varlıklılar sınıfı da doğdu. Bir de ölümünden sonra doğacak olan yeni bir varlıklılar sınıfı da sırasını bekliyor.

Heskîfê yok edilirken oluşacak göl, yeni turizm ve iş alanları yaratacağından ötürü bekleyen bu sınıfın varlığı,  ayrı bir kahredici sessizliğin nedeni.

Aslında Heskifê hiç bir zaman bir tarihsel miras, bir ortak geçmiş ya da atalarımızın bize devrettiği bir tarihsel geçmiş olarak görmedik; bir piknik alanı olarak gördük hep.

Bizi bizden daha iyi tanıyan yabancıların turizm uğrak yeri olarak ezberletildi bize.

Batman sıcağından kaçıp nefes alınacak bir görsel şölen yeri olarak gördük onu.

Bu biziz.

Bu bizi biz yapan bir tarihsel vasiyettir gözü ile bakmadık.

Onun için "kırmızı pazartesi" gibi her şey gözlerimizin önün de oldu ve yaşandı.

Ben dahil toplumun önemli bir kesimi içselleştiremedik geçmişimizin bizler için ne kadar değerli ve kıymetli olduğunu.

Bir Tarih ölürken, Batman o tarihin ölümü üzerinden betonlaşmaya başlıyordu.

Sınıf atlama arzusu, ölüme seyirci kalmayı emrediyordu.

Taşın betonlaştırıldığı Heskîfê’de daha bir yıl evvel yani 31 mart 2019 yerel seçimlerinde kazanan parti kim biliyor musunuz?

Heskîfê’yi yok eden parti olan AK Parti.

Bir önceki secimde de yine AK Parti belediye seçimini kazanmıştı.

Var mı daha ötesi?

Ne söylenebilir ki bunun üzerine?

Hep düşünmüşüm neden bu kadar duyarsız davrandık diye…

Bir de, barış süreçlerinde hep duyardım; güvenlik bürokrasisi PKK’nin geçiş yollarını kapatmak için bu barajı yapmak istiyor diye!

Yani Van, Bitlis, Siirt, Batman, Mardin ve Diyarbakır arasındaki geçişleri önlemek adına mı yapıldı bunca garabet?

Yoksa 50-60 yıllık ömrü olabilecek bir enerji kaynağı mı için yapıldı bu tarihsel yok ediş?

Bilemiyorum.

Ama bildiğim tek bir şey var:

Ruhumuzu da betona gömdüler.

Yorumlar (0)