Geçenlerde uzun bir süredir görüşemediğim kadim dostum Sezai Sami ile karşılaştık. Bana hayatını anlatmaya başladı acı ama bir o kadar tarihi ve toplumsal gerçekleri vardı.
“Bizden önceki bir ya da bilemedin iki kuşağı ancak biliyoruz, diğerlerini şayet yazılı belge varsa onlardan öğreniyoruz. Yaşadığımız topraklarda hâkim yöneticiler kendileri dışında hiç kimsenin geçmişini öğrenmesini istememiştir. Varsa yoksa onlar, tıpkı dağda harami/eşkıya gibi ovada baş kesen hatta soframızda ki ekmeğin ortağı olan sözde koruyucu aslında eşkıyanın başı devlet     oldular.
Devlet, her vatandaşın kelle başı vergisi dışında ağılında, ahırında ve kümesinde iki ve dört ayaklı hayvanların sayısına, tarla, bağ ve bahçenin konumuna ayrıca ürettiği ürünün cinsine göre vergi vermek zorunluluğu getirir bunu da kayıtlara aldırır. Vatandaştan aldığı vergiyi yine vatandaşa hizmet olarak kullandığını beyan eder, dağdaki eşkıya sınırdaki komşu devletin düşmanlıklarından koruduğunu belirtir. Yöneticiler haraçlarını kimden ne kadar aldıklarını verenden çok iyi bilirler çünkü onların sofrasında, kaynayan aşında, cüzdanında hatta yaşamın her şeyinde ortaktır. Bu kadim topraklarda hâkim olan kim ise özellikle Bizans ve sonrası tüm devletler vatandaşın gelir gider defterini tutmuştur, onlar için varsa yoksa emek harcamadan gelir elde etmek yurttaşın ensesinde     boza pişirmek.
İnsan evladı toplumsal yaşama geçmekle vergiyi tanıdı, devleti yani kurumları gördü. Haraminin/eşkıyanın elde avuçta ne varsa almasından bıkıp daha az alana kul oldu. İşgal ve savaşlar     hâkimiyet kurma, egemenlik altına alma ve daha fazla mal ve mülke sahip olma için yapılmakta, hatta günümüze kadar gelen din savaşları da     bunlardandır. 
19. yüzyılın ikinci yarısını da Osmanlı ile Çarlık Rusya arasındaki savaşta Kafkas dağlarında yurtlarını terk etmek zorunda kalan Çerkezler Anadolu’nun iç kısımlarına kadar göçleri oldu. Kayseri’nin Pınarbaşı ve Ağırnaslı bölgeleri ağırlıklı yerleşim yerlerindendi. İçe kapalı bir topluluk olduklarından dışarıdan yardım ve aman dilenmiyor, kendi başlarının çaresine bakıyorlardı. İlk zamanlar komşularıyla çok çatıştılar, hatta birçoklarının mallarına arazilerine el koydular.
Pınarbaşı’na yerleşen Çerkezler 1880’lerde yeni göç kafilesinden akrabalarını aldılar bunların arasında Hüseyin, Safiye bir de kızları Fatma vardı. Savaşın tahribatı ve göç insan evladının zorla, cebir ve şiddetle sınamaktaydı. Direnen ve ayakta kalan yaşamını devam ediyordu. Safiye göç yoluna çıkarken hamileydi zorlu ve çetin geçen yol da bebeğini kaybetti, kaybettiği bebek erkekti ve bitkin bir şekilde yola devam etti. Savaş ve göç insanda dayanma gücü ve sevinci bırakmıyor, tüm bunlara rağmen yaşama tutunmaları gerektiğini biliyorlardı. Yeni yerleşim yerlerindekiler kendilerinden önce buraya gelen akrabalarıydı yardım ve desteklerini gördüler. Belli bir süre sonra bir erkek çocukları dünyaya geldi adına Mustafa koydular çünkü ikisinin de babalarının adı Mustafa’ydı.
Dağ insanları kadın erkek hepsi çalışır ve maharetlidirler, Kafkas göçmenleri de böyledir. Ovanın yerleşik yaşamına geçmiş bile olsalar yaşam kültürleri ve alışkanlıklarını devam ettirirler. Hüseyin ve Safiye kızlarını geleneklerine göre yetiştirir. Fatma güçlü kuvvetli ve bir o kadar genlerinden gelen inatçılığı vardır, kamayı belinde taşıdığı gibi babasından tüfek kullanmasını öğrenir. Yaşıtlarıyla ata binip avlanmayı ve pusu kurmaya giderler, bir gün komşu köyler onlara yakın geldiklerinden Ermenilerin yoğun olduğu Gürün’e giderler.
Gürün kasabası kışları soğuk ve yoğun kar yağar. Bahar geldiğinde tepelerde ki kar erimeye başlar. Eriyen kar kendine bir dere yatağı oluşturur. Bura sakinleri ulaşım için bir köprü yaparlar kent yaşamı burada yoğunlaşır. Bu kasaba dokumacılık, kilim ve şallarıyla ünlüdür.  
Gençler atlarıyla dolaşırken içlerinden birkaçı bir dokumacının dükkânına gider ve ellerine şal, kilim ve ne geçerse alarak atlarının terkine koyar. Dükkân sahibi kapının önüne çıkarak “para vermeden kaçıyor hırsız var” diye feryat eder. Çarşıdaki esnaf kapılarına çıkar homurdanmaya başlar. O esnada komşuları Artin’ in Samsun’a tütün ustalığı öğretmek için yanında götürdüğü Gübün’lü Çirli Ahmet oğlu İbrahim Samsundan yeni gelmişti. Ustası Artin’in kardeşi Murat’a gönderdiği yeni tabaklanmış tütünleri veriyordu. Ustasının kardeşiyle kapıya çıkarlar. Bütün çarşı esnafı etrafı sardığından genç Kafkas göçmenleri bir yerlere gidemezler. Ahali bunlardan bıkmış ne mal ne de para vermeden zorla esnafın özellikle Ermenilerin mallarını alıyorlardı.  Ahalinin kalabalıklaştığını gören gençler arkadaşlarına yardım için birkaçı haricin de atlarından inerler, havaya tüfekleriyle ateş edip toplananları dağıtmaya çalışırlar         ama nafile.
Toplananlara silahlarının namlusunu doğrulturlar geri gitmelerini yoksa ölümle tehdit ederler. Çirli İbrahim beline sardığı kuşağın sol tarafında kimsenin göremediği kamasını çıkarır ve elebaşının ayakları arasına yola saplanır, “kardaş canına susamamış isen tüfeği indir, aldığın malın parasını ver, var git yoluna. Ha paran yok ama ihtiyacın varsa buradakiler sana zorla aldığından fazlasını hediye olarak verir,” der. At üstünde başını şal ile kapatmış olan Fatma ve diğerleri hayretle ona bakar. Olay tatlıya bağlanır hediyelerini alırlar kasaba çıkışına kadar Çirli İbrahim onlara eşlik eder yolda Samsundan getirdiği tütün ile sigara kâğıdının bir miktarını onlarla paylaşır arkadaş olurlar.
At üstünde başını hiç açmayan biri dikkatini çeker Çirli’nin. Gürün’ün “mazı kıran” tepesine geldiklerinde esen sert bir rüzgâr o şalı Fatma ‘ın omuzlarına düşürür bunu görünce merakı ve hayranlığı daha da artar. Ertesi günler bir yolunu bulup atının heybesine evin kilerinden aldığı yiyecekler ile çarşıdan aldığı kilim, şal ve iplikleri doldurup ustasının küçük kardeşi Murat ve kendi küçük kardeşi Mehmet’le ziyarete gider. Aklı fikri at üstünde gördüğü adını bilmediği kızı bulmaktı. Niyetleri güneş tepeye gelmeden Pınarbaşı’na varmaktı vardılar da.
Köye geldikleri hemen herkes tarafından öğrenildi. Arkadaş oldukları köyün yüksekçe tepelerinde yolları gözlüyor kimin gelip geçtiğini büyüklere hemen söylüyorlardı. Gelenler dost ve tanıdık kişilerdi. Tanış oldukları onları at üstünde karşıladı ve birlikte köy meydanına götürdüler, köyün ileri gelen büyükleri orada bekliyordu. Tanışma faslından sonra misafirleri köyün idaresi ve gençlerin eğitiminden sorumlu Hüseyin’in evine götürürler. Yoldan geldiklerinden evin sahibi yöreye özgü “ayranlı aş” çorbasını ikram edilmesini söyler. Tepsilerde taslara konan üstü bol kekikli soğuk ayran aşı harareti almıştı ama tepsileri getiren hep genç erkeklerdi. Kapıda belli belirsiz silueti olan kişi onlara talimat verip soruyordu. Su içerken kafasını kaldırıp kapıya doğru baktığında “mazı kıranda” rüzgârın şalını savurduğu kızı gördü. 
Günlerdir gözünün önünden gitmeyen hayalini kurduğu kız kapının yanında görür gibi oldu. Kapının bulunduğu yer karanlıktı kim olduğu görülmüyordu. Misafirlerle tanışmaya gelenleri karşılayan ve gençlere talimat veren ahalinin saygıyla eğilip selam verdiğini genç kızı tanıdı. Çirli kimlerle ne konuştu bilmiyor ama çenesi düşmüş ailesini köyünü ve ne iş yaptığını anlatıyordu.  Evin sahibi “kimlerdensin” diye tekrar sorunca yanındaki kişiyi ve bulunduğu ortamı anladı. Buraya babasının izniyle geldiğini, komşularımıza imkânlarımız dâhilinde yardım etmek görevimiz olduğunu bu nedenle ihtiyaçlarınız olduğunda ailesinin ve kasabanın yardım edeceğini bildirdi. Anasının hediyeleri olduğunu söyleyip heybelerinde ki çocuklar için leblebi şekeri ile horoz şekerlerini,  kadınlara renkli ipleri, kilimleri, örtüleri ve birde özel işlemeli şalı bıraktı.
Evin sahibi ne kendisi ne köyün diğer fertleri getirilen hediyeler nelerdir diye bakmadı dokunmadı. Sohbet bitip izin istediler köy çıkışına kadar atlarına binmediler çünkü bütün köy onlarla birlikte yürüyordu artık atlara binme zamanı gelmişti fakat köyün gençleri ortada yoktu. Köyün ileri geleninin elini öperek atlara bindiler yola koyuldular. Toz kalkmasın diye yavaş yavaş giderlerken gerilerde kalan topluluğun arkasında bir atlı topluluğu onlara doğru geliyordu elleri her zaman ki gibi tüfeğin tetiğindeydi. Gelenler çarşıyı karıştıran gençlerdi içlerinden birisi yine başını örtmüştü ve bir süre böyle yola devam ettiler. Artık ayrılık zamanı gelmişti atlarının gemlerini çekerek durdular ve hoşça kal deyip ayrılırken arkadaşları başı örtülü olana “Fatma seni bekliyoruz fazla oyalanma”     dediler. Çirli başı örtülü olanın kız ve adı Fatma     olduğunu öğrendiğinde kalbi pır pır atıyordu.  Fatma atıyla yanına geldi başındaki örtüyü çıkardı Çirlinin getirdiği özel işlemeli şalı başına bağladı elindeki örtüyü ona attı ve rüzgâr havada savrulup uçarak Çirli’ye getirdi. Her ikisi de sevinçle oradan ayrıldı.
Çirli’ nin büyük kardeşi köy camiinin imamı, Elaziz’ den göçe zorlanan kasabada imamlık yapan sonradan ilçe müftüsü ve Darende kazasındaki “somuncu babanın” bölgedeki son eşiği (ayağı) olan Mehmet Naci’nin tek kız kardeşiyle evlenir. Babası artık sıranın kendisinde         olduğunu söyler.
Çirli her hafta kasabada kurulan pazara ailesi ve arkadaşlarıyla gelen Fatma’yla görüşür. Aileler çocuklarının bu görüşmelerine hoş bakmazlar ve bir gün akşama doğru atıyla Pınarbaşı’na giden Çirli, hava karanlığında atının terkisinde sevdiği ile köye gelir, Fatma’yı kaçırmıştır. Ertesi gün babası akrabalar ve ilçenin ileri gelenleri olayın tatlıya bağlanmasını ister. Kızın babası Hüseyin suratında tebessümle gelenlere  “kaçacağını biliyoruz da ne zaman kaçacağını bilmiyorduk” der ve hısım olduklarını onaylar.
Fatma kadın iki kız doğurur ülke savaşta olduğundan kocası ve küçük kaynı Yemen’e asker olarak gider büyük kaynı hem imam hem de evin tek kızıyla evli olduğundan askere girmez. Küçük kardeşi Mustafa zaman zaman yanına gelir ablasına yardım ve yarenlik eder. Savaş bitip Yemenden dönenlerin arasında eşi ve kaynı da vardır ama zayıflamış avurtları çökmüş durumdadır. 
Savaşlar bitmez biri biter biri başlar tekrar askere alımlar olduğunda Yemenden gelenleri pek almazlar ama kaynı Mehmet kimseye söylemeden asker yazıcılarına takılır ve Çanakkale’ye gönderilir.  Savaşta yaralanıp köyüne gönderilenler onun attığını vuran biri olduğunu ve en ön safta bulunduğunu söyler. Cehennemi bir savaş vardır ve ilk taarruzda Mehmet’in birliği ve kendisi şehit olur fakat aylar sonra yaralı olarak köyüne gönderilen tarafından haberleri olur. Kocası yılın yarısı Samsun’a tütüne gider, artık usta seviyesine gelmiş ve usta yapılmıştır. Üçüncü çocuğuna hamile kalır ama ölü doğar. Fatma kadın anası gibi erkek çocuk doğurmaya inat eder. Çirli de eğer erkek çocuk doğarsa Çanakkale de yitirdikleri kardeşi Mehmet’in adını vermeye karar verir.   
1920 de kış bitip baharın müjdecisi ağaçlar çiçek açmaya başlamıştı, hele ki buralarda kiraz çiçek açmış ise bahar gelmiş sayılırdı. Hesaplamalarına göre en az bir iki ay daha vardı doğuma fakat sancıları artmış dayanacak gücü kalmamıştı. Kendisi gibi bu ailenin gelini eltisi can yoldaşı hep yanındaydı ilk çocuğunu doğururken nasıl yanında ise şimdi de yanındaydı. Diğer kadınlara suyu     ısıtmalarını temiz bez getirmelerini ister. Fatma kadının doğum süresi dolmadan sancıları artar doğum zor ve zahmetli olur, bir erkek çocuk     dünyaya getirir.
Bizim oralarda doğumu yakınları yaptırır, ebe hele ki sağlık ocağı yoktur, gerekli önlem ve müdahale yapılmaz ise doğuran ölür. Fatma kadın eltisine suratındaki tebessümle “Çirliye söyle Mehmet doğdu iyi baksın” der. Tüm müdahalelere rağmen kanama durmaz, Ayşe ve Sıdıka’ nın annesi, Tohma suyu kenarında bir gece vakti Ermeni katliamından kurtardığı evlatlığı Yasemin’e hoşça kal demeden ve doğurduğu çocuğu bağrına basamadan geride bırakarak hayata gözlerini yumar.
Mehmet annesini göremeden büyür, anne hasreti nedir bilir. Babasını da sekiz yaşlarında kaybeder, kaybetme nedir bilir. Öksüz olarak büyürken bir de yetim olmak nedir bilir. Büyük ablası, amcasının eşi ve analığı ona analık etmeye çalışır ama annelik koruyuculuk çok farklıdır ardından babasız olmak güveneceği dayanacağı kimse olmaması nedir ona sormak gerek.
Mehmet öksüz ve yetim büyür, hele birde babasının ölümünden hemen sonra analığı bir erkek çocuk doğurur adına babasının adı verilir, kendisi gibi o da babasızdır yetimdir. Mehmet annesini hatırlamaz babasını ise hayal meyal ablalarının anlattıkları bir masal. Evlenir ve çocukları olur onlara babaannelerini anlatamaz ablasının kendisine anlattığı masalı onlara anlatır anlattığına da kendisi inanır. Mehmet’in oğlu da, oğluna babasının “babaanne masalını” anlatır.
Babam ve büyük halamın masal olarak anlattığı “hayatıma giren ilk kadınlardan” biri babaannemdir” der kadim dostum Sezai Sami.

DİKKATİNİZİ ÇEKEBİLİR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.