25.07.2021, 06:39

Haydi çekip gidelim istersen...

Öğle vakti yavaş yavaş İstanbul’u terk etmekte, akşam tüm karanlığıyla üzerimizi örtmek için telaşlı bir şekilde yaklaşmaktaydı. Ne gelecek karanlıktan ne de yitirdiğimiz cılız öğle güneşinden medet ummuyorduk. Hayat bize hiç kimseden medet ummamak gerektiğini öğretmişti. Herkes kendi için yaşıyor, kendi için mücadele ediyordu. Olur, da yere düşersen kimse tekrar kalkamamanı dert etmezdi. Her türlü ağır hezimetlere açık olan bu hayatta kötülüğün bilincinde olmanın verdiği rahatlıkla birlikte birkaç iyi adam oturup bira içmiştik…
Hava kararıp da akşam olduğunda bir şeyler mi yesek telaşına düşmüş ve ne yiyeceğimiz üzerine epey bir tartışma yapmıştık. Bir klasik olarak bira üzerine tüketilen kokoreç, ıslak hamburger yahut midye gibi teklifler değerlendirilse de; bütün bu yiyeceklerin abur cubur olduğuna kanaat getirip soluğu Aysel Abla’da almıştık.


Aysel Abla; Bornova’da ev yemekleri yapan bir mekândı. Hatta ne biri, iki tane olması lazımdı. Birisi Süvari Caddesi üzerinde diğeri de bizim meşhur Empas’ın az ilerisinde olacak. Her neyse. Bize Empas’ın yanındaki daha yakın olduğu için oraya gittik. Çorba, sulu bir yemek, pilav ve tatlı tercihleriyle seçtiğimiz 4 çeşit yemeğe 4 lira vererek; şaşkınlık içinde birbirimizin suratına bıraktık. “3 kişisiniz toplam 12 lira yapıyor” diyen kasadaki pos bıyıklı amcanın bizimle kafa bulmadığını anlayınca “hay hay” diyor ve ücreti takdim ediyoruz. Akabinde limon kolonyası ile ellerimizi boca edip oradan çıkıyoruz…


Aradan yıllar geçiyor, aylar geçti. Tekrar Bornova’da aynı bira sever ekiple bir araya geldik. Artık eskisi gibi kendimizden emin değildik. İşsizlik, parasızlık, geleceğe dair beslediğimiz karamsar ve iç burkan vaziyetler bizi daha ürkek insanlar haline getirmişti. “Bir bok olamamanın” verdiği kederle biralarımızı içmiş, eski günlerden söz etmiştik. Eskiden hayat ne güzeldi be değil mi? Cümleleriyle birbirimizi onaylarken tekrar yemek yemek fikrinde anlaşmıştık. “Tamam o zaman hadi Aysel Abla’ya gidelim” demiştim. 4 çeşit yemeğin 4 lira olduğu günler yerini 10 liraya kadar bırakmıştı. Hoş 5 sene evvel 8 liraya içtiğimiz birayı da 15 liraya içiyorduk. Hayat hep pahalılaşıyor ve biz gitgide fakirleşiyorduk.


“Böyle olmaz aga” dedi Mete. Ne olmaz diye baktık meraklı gözlerle Mete’ye. “Hayat abi. Hayat. Allah aşkına bu nedir ya? Bir bohem bir bıkmış haller hep şikayet, hep şikayet. Boşverin abi” diye bizi relax olmaya davet eden tüm cümlelerini bir mermi gibi üzerimize boşaltan Mete’ye; tavsiyen ne oğlum diye sormayı akıl etmemiz, onu susturmaya yetti. Mete’nin bir tavsiyesi yoktu. “Hadi bir Alsancak yapıp gelelim” demekle yetinmişti.


“Olurrrr” diye hep bir ağızdan onaylamıştık. “Tren Üçyol yönüne gider” sesiyle devam eden yolculuğa Konak’ta son verdiğimizde, “Şimdi ne yapacağız?” bakışlarıyla birbirimize süzmüş, akabinde bir klasik olarak tekelden biraz bira alıp, kordonun meşhur çimlerine yayılmıştık.
“Hava güzel ha. Bizim havamız da güzel” demişti Mete. “Yani” dedik “eh” dedik. Neden hiç keyif alamıyor yahut mutlu olamıyorduk? Hayat pahalılaşıyor biz yaşlanıyor biz fakirleşiyor biz gitgide daha umutsuz vakalar halini alıyorduk.


Bir Kızılderili bilgeliğiyle ufka bakarken; “Sevdiğimiz kadar sevilmedik. Sevildiğimiz kadar sevmedik. En önemlisi aitlik hissedecek kadar sahip olamadık” cümleleri döküldü ağzımdan. Mete ve diğer çocuklar şaşkın, şaşkın yüzüme baktılar.


“Hadi abi gidelim istersen” dediler. Hayatınıza dair gerçeklik taşıyan bir sözle karşılaştığınızda orayı terk etmek en iyisiydi. Bu nedenle arkadaşlara uydum ve eve dönmek için tekrar metroya bindim. “Tren Bornova yönüne gider” sesiyle huzur dolu bir ninni dinliyormuşum gibi gözlerimi kapatıp uyudum.

Leonard Cohen'e dair

Havalar soğumuştu. Dışarıda yağmur çiseliyordu. Ne mavi ne siyah, bohem bir grilik yapışmıştı sanki gökyüzüne. Böyle havalar yazar olmak ya da ressam filan olmak için birebir diye içinden geçiren Kamil, kitap yazacak mecali ve yeteneği olmadığından kendini sokaklara atmayı tercih etti. Yazar olamayacak bile olsa iyi bir okuyucu ve gözlemciydi. “Gidip dışarıda neler oluyor bir bakalım” diye düşündü…
Evden çıktığında soğuk rüzgarı yüzünde hissetti. “Oh” dedi. “İşte bu, yaşıyorum…” aptalca bir tebessüm belirdi suratında ve nereye gideceğini bilmeden adımlamaya başladı. Yürürken yerinden çıkan kaldırım taşlarından birine basması sonucu henüz yeni aldığı pantolonuna sıçrayan çamura bile aldırış etmiyordu. Umarsızdı Kamil, bilmiyordu sebebini…
Geçen hafta karşılaştığı esmer, yeşil gözlü kızla tekrar karşılaşabilmek umuduyla hızlı o köhne bara yürüyordu. Barın önüne geldiğinde durdu, uzun bir süre kapının önünde bekledi. “Umarım oradadır” diye geçirdi içinden, Freud insanın bir şeyi çok isterse olabileceğini izah ediyordu, Freud yanılmamalıydı…
Kamil kapıyı açtı, içeri girdi. Küçük İrlanda barındaki tüm tabureler boştu. İki üç masada da muhtemel yeni sevgililer oturup, ucuz şarap içiyorlardı.
“Hay sokayım Freud'una salak” diye söylendi Kamil. Ama iş işten geçmişti. Artık bara girmişti. Çaresiz bar taburesine yerleşti. Geçen hafta geldiğinde karşılaştığı o esmer kızın oturduğu tabureye oturdu. Yerini benimsemişti. “Bir bira versene” diye seslendi barmene; “Tombulllardan mı vereyim abi?” diye sordu barmen. “Lan oğlum fark etmez işte” dedi Kamil. Gerçekten de fark etmedi.
Önüne gelen biradan aldığı ilk yudumla sıcak bir gülümseme yayıldı suratına. Barın hopörlerinden Leonard Cohen'in sesi yükseliyordu. Cohen, Kamil'in en sevdiği şarkıyı söylüyordu;
I’m your men diyordu Cohen;
Eğer boksör istersen
Ringe senin için adım atabilirim
Eğer bir doktor istersen
Senin her santimini muayene edebilirim
Eğer bir şoför istersen
İçlere tırmanabilirim… diyordu…
Tatlı tatlı güldü Kamil, sigarasını yakıp arkasına yaslandı. Esmer kızı anımsadı. Barmene doğru döndü; bir bira daha versene dedi…
(Leonard Cohen'in anısına)

Kim bu Bukowski?

“Her aynaya baktığında ne kadar çirkin olduğunu düşünen Bukowski, bu hayatta tek bir şansı olduğunu düşünür; o da yazar olmak…” bir akşamüstü küçük odasının yazı masasında oturur 24 yaşındaki Charles Bukowski; dışarısı çok sıcak ve radyoda müzik çalmaktadır. ‘yazmanın en büyük şartı sarhoş olmaktır.’ diyen Bukowski, o akşam da sarhoştur ve yazmaktadır… Kapı çalar; o esnada gömleğini ilikleyen Bukowski kapıyı daha önce hiç görmediği iki adama açar. o kadar sarhoştur ki, kapıdaki adamların kendisine ABD’nin en önemli ve prestijli ödüllerinden olan Pulitzer Ödülü’nü vermeye geldiklerini düşünür. Bu düşünceye neredeyse hiçbir yazısı yayınlamamış olmasına rağmen kapılır. Oysa ziyaretçiler FBI’dandır…

Kapıdaki adamlar, Bukowski´yi taşındığı son adresini makamlara bildirmediği gerekçesiyle alırlar evden. ABD ılı. Dünya Savaşı’nın içindedir ve 3 yıldır Almanya ve Japonya’ya karşı savaşmaktadır. Bukowski´nin askeri görevden kaçtığı düşünülür. Bukesi cezaevine atılır ve o sırada yazmakta olduğu „annemin kalbi öldü“ gibi cümleler içeren kısa öykülerinin taslaklarına el konulur.

Bir kaç hafta sonra serbest bırakılan bukesi hakkında bir psikiyatrist „poker suratının ardında inanılmaz bir hassasiyet gizliyor“ notunu düşer.

Savaşa gitmek zorunda bırakılmaz şanslı bukesi, çünkü kura çekimi belirler o zamanlar savaşa gidecek erkekleri ve Bukowski’nin adı kura çekiminde çıkmaz.

Heinrich Karl bukesi Junior 16 ağustos 1920 Andıranca (Almanya) doğumludur.

3 yaşındayken ailesi Amerika birleşik devletleri, Los Angeles’e taşınır. Annesi ve babası Amerika’ya taşındıktan sonra oğullarına Henry ismini verirler, fakat öğrenciler Hecini diye hitap ederler Bukowski´ye. Bunun sebebiyse sahip olduğu alman aksanı.

Bukowski bir tutunamayandı tam anlamıyla. Sağlıklı ilişkiler ve arkadaşlıklar kuramayan bir çocuk olan bukesi, bütün erkek çocuklar kovboy kostümü giyerken Kızılderili kostümü ile sokaklarda gezerdi. Kızılderili kostümü babasının hediyesiydi. Sonraları korkunç ebeveynlere sahip olduğunu sıklıkla yakınındakilere anlatır bukesi ve „bütün dünyan ebeveynlerindir, daha fazlasına sahip değilsin“ der.

Ve Henry edebiyatı keşfeder…

Bu dünya kendisi için bir kaçıştır. Lawrence ve Ernest Hemingway kitaplarını bir el feneriyle yorgan altında okumak zorunda kalır, çünkü babası saat 20.00´da ışıkları kapatmasını ister.

İllerde yorgan altını, yaşadığı tek cennet olarak adlandırır bukesi.

İlk hikâyesini ergenlik döneminde yazar bukesi. Yazma sebebini ise çevredeki en çirkin çocuk olmasına bağlar. Ilık hikâyesindeki kahramanı, ı. dünya savaşında elini kaybeden ve buna rağmen savaşmaya devam eden bir savaş pilotuydu.

1939´da okulunu bitirince; gazetecilik, İngilizce ve ekonomi okumak üzere Los Angeles City College´e kayıt olur. İngilizce dersi her sabah 7´de başlar ve Henry çoğu zaman akşamdan kalma olduğu için derse geç kalır.

Yüzündeki akne izlerinden dolayı yaşı olduğundan büyük gösterdiği için viski ve biraya yaşıtlarından daha kolay erişir.

İngilizce dersini zor da olsa geçen bukesi, yaratıcı yazarlık dersiyle arası hiç de iyi değildir. Daha sonraları hocası hakkında da hiç iyi şeyler yazmayacaktır Henry.

Genelde ilk bir saatten sonra dersi terkedir Henry ve ne hocalarıyla, ne de diğer öğrencilerle iyi geçinemez. Özellikle de edebiyatla ilgilenen öğrencilerden nefret eder.

Üniversitede bir edebiyat dergisi çıkaran öğrencileri aşağılayan bukesi, çoğu zaman doçentlere haftada 30 yazı teslim eder ve bu çok yazma özelliğini ileri yaşlarda da korur.

1 Eylül 1939´da Almanya Polonya’ya saldırır ve ılı. Dünya savaşı başlar. O sıralar okulda kışkırtıcı olarak adlandırılan bukesi, Hitler’e olan sevgisinden bahseder. Buna rağmen bugüne kadar asla

Bilinmez Bukowski’nin bir Nazi olup olmadığı.

Haziran 1941´de, kendi isteğiyle mezun olmadan okulu bırakır. Aralık’ta Japonlar parla har Bor’a saldırır ve Amerika birleşik devletleri savaşa katılır…

Okulu bıraktıktan sonra geçici küçük işlerle su üstünde kalmaya çalışır Henry.

Edebiyatta; kadınlarla ve hayatın her alanında ne yaşadıysa onu işleyen Bukowski’nin kahramanları unutulanlar ve tutunamayanlar olur genellikle tıpkı kendisi gibi.

Bir şeyler yazarken fonda müziği, masasının yanından da 6´li paket birayı eksik etmeyen bir Henry oturur daktilonun başında…

İlk kez bir dergide yazısı yayınlandığında ise Charles bukesi ismi basılır, çünkü Henry ismini siler artık, kendisi için bambaşka bir hayatın başladığını düşündüğü için…

Bir dostun hikayesi

“Bira içer misin? Yer hemen yukarıda,” dedi kız.

Reddettim. Ne de olsa kız sadece bir anketördü ve tek kırışığı olmayan karaktersiz bir kâğıda notlar alacak biri için bira yudumlayacak değilim. Kaldı ki öğle vakti içeceksem, karşımda, söyleyeceklerimi dengeleyecek birinin olması lazım; henüz akşam olmadan dünyanın en yetenekli yazarıymış gibi konuşmaya başlar, yatmadan önce sevgilimin Victoria’s Secret sızlanmalarına tahammül ederken utanç içerisinde gerçekle yüzleşirdim yoksa.

İnsan, hayatında değişilmez bir yer edinecek kişilerle aşağılık uğraşlar vesilesiyle tanışıyor. Mentorlar, geçim sağlamak için atlanan bir gemiden; dostlar, düşman kıyarken aranan bir tas sıcak yemeğin oturttuğu çamurdan çekip çıkarılıyor. Tesadüf değil, anlatı kuralı; davet önce reddedilir ve her daim, birden fazla kez sunulur.

Kontrolünde olmayan paraların iteklemesiyle, ne yapacağını bilmeksizin şıkların önüne fırlatıldığımız bir yerde tanıştım onunla. Kimi hemen teslim olur, kimi teslimiyet sürecini tüm hakkıyla yaşar; o da, gelecek belirleme zırvalarının zihnini hâkimiyet altına almakta direttiği son birkaç aya kadar hep yan oturdu masasında, göz göze gelmek istemedi acınası hâlimizle. Hiç okumadığı romanların isimlerini ezberlemekte ne kadar başarılı olursa, hasbelkader önüne gelmiş tabağı o kadar kendisi kabul ederek kendine bir yalan söyleyecek, bu yalanı hayatı edinecek gençlerdik yalnızca; o ise bunu kabul edemiyormuşçasına kalemini laf olsun diye şıklar üzerinde dolaştırırken ya öte tarafındakilere, ya karşı camdaki insanlara dönüyordu. Ya da kızlara, tabii ki. Tartışma doğasında vardı; beş şık üzerinden işleyen basit bir sistemin duvarları içerisinde, beyaz önlüğü olmadığında ne yapacağını bilemeyecek bir kadına politik sataşmalarda bulunur, geveze sorularıyla etrafındaki mücadelecileri saplandıkları bataktan birkaç saniyeliğine çekip çıkarırdı.

Öğle vakti içeceksem, karşımda, söyleyeceklerimi dengeleyecek birinin olması lazım. Akşam vakti içeceksem, karşımda, ben teslim olduğumda çoktan gönüllü olarak silahını masaya koymuş olacağını bildiğim birinin olması lazım. Benimle siyah ve beyaz kadar ayrı yerlerde dursa da, aynı lanet olası ışığa maruz kaldığımızı bilen birinin olması lazım. Konuşurken kendini tanımanı sağlayabilecek, umutsuzluğunu senin üzerinden gidermeye girişmeyecek kadar dost biri. Yarın öbür gün, kanımızı emen birkaç parazit adına birbirimizin ensesine vurmadan önce, omzuna iki pat pat yapıp ayrılacağın, parazitler yorulduktan sonra masana içki koyacak biri.

İnsan trajik bir varlıktır; büyür, değişir ancak değişmeyi becerebilmesine rağmen ölmemeyi başaramaz. Ancak her trajik varlık, yol boyunca sihirli anlarını da yanında taşır ve onlarla birlikte ölür.

Herhangi bir vakit bir şeyler içeceksem, karşımda birlikte öleceğim birinin olması lazım. Bunu bana Monsieur Boduc öğretti.

Yiğit TOKGÖZ

Tom Waits  günleri

Gene akşam, gene barda oturuyorum, her zamanki gibi bira içiyorum fakat bu kez malt, içinde şeker yok diye !

Tom Waits çalıyor gene, bu saatler o hep onun sesi yükselir hopörlerden, ezan kadar kutsal sayılmaz fakat Winamp'in sunduğu ilahi bir ses…

Bir yudum alıyorum biramdan, kocaman bir yudum. Sol elimle ceketimin cebindeki sigaramı çıkarıyorum, paketin içinden bir dal alıp, önümdeki zor yanan çakmak ile yakıyorum . Tam o sırada “ Hold On” diyor ısrarla Waits, duraksar gibi oluyorum, aslında zihnimde acıttığı, cahil bilincimi hissediyorum.

Biradır Waits, soğuk, soğuk ama bir o kadar sıcaklık veren, bazen inanamayacağın şekilde sefil, viskiye yakıştığı halde birayı tercih eden, bir sigaraya büründüğünde şarkıları, birileri tarafından yakılmayı bekleyen.

Hold On bitiyor, başım ağrıyormuş gibi, alnımı ellerimle büzüştürüyorum, kaşlarımı kaldırıyorum barmene doğru, önümde boşalan biraya bakıp, bir tane daha diyorum…

Yorumlar (0)