03.05.2020, 09:06

İnanç iklimindeki virüsler (2)

Bir insanın kendisine, ya da başka birisine yapabileceği en büyük kötülük, kendisi dışındaki biri veya birilerini kastederek onun söylemediği şeyleri söylediğini, yapmadığı şeyleri yaptığını iddia edip karalamak, ona bühtan ve iftira etmektir.

Tarih buyonca insanlardan bir kısımı diğerlerine iftiralar atmış, kafa karışıklığı oluşturulmuş, inananlar akidelerde tereddüde düşürülmüştür.

Günümüz Müslümanları ve insanlık hazır bir musibet ile sınav verirken (korona - kovid 19) geçmişte yaptıklarıyla yüzleşmeli değil midir ?
Veya, geçmişteki sapık anlayışlardan doğan davranışların güncel halini görmek zorunda değil midir ?

Hayatın her alanına peygamberin, Müslümanlara yönelik birçok sahih ve gerçek hadisleri (söz ve eylemleri) intikal etmesine rağmen çeşitli nedenlerle o söylemediği halde, onun sözüymüş gibi veya sözüne ilaveler yaparak ya da sözünü tamamen çarpıtarak kendi istek, arzu ve hissiyatlarını kaynak kitaplara kadar sokan müfteri ve yalancılar hep olagelmiştir. Bu durum aradan 1441 yıl geçmesine rağmen inancımızda hala tehdit unsuru olarak bulunuyor.

Müslümanda sağlam bir peygamber algısı yok ise, onun sünnetini yanlış anlayıp yorumlamak gibi bir sonuç kaçınılmaz olur.

Peygamber hakkında uydurulan şey "ilginç" geleceğinden insanlar arasında rağbet ve ilgi görür. Dilden dile, kulaktan kulağa, hülâsa nesilden nesile aktarılır. Bu söylemlere karşı ilgili ve sorumlular tarafından gerekli önlem ve tedbirler alınmaz, ya da geç alınırsa iş işten geçer, bu iftira ve yalanlar kitaplara geçerek İslam'ın kamburları haline gelirler. Hatta gerçek Kur'an ve Sünnet anlayışının önüne geçerler. Bugün büyük ölçüde yaşanan budur.

Toplumun her yaştaki bireyleri, popüler nitelikli kültürdeki yayınlara bile konu olan bu asılsız rivayet ve yalanlarla başbaşa kalmıştır. Toplum olduğu yerde debelenip durmak şöyle dursun; 'iki geri bir ileri' adım atarak yürür hale getirildi.

(Haşa) Peygamberimize isnad edilen yahut atılan iftiralara genel ad olarak İsrailiyat (mevzu hadis, uydurma hadis) denmiş, bunlar incelenmiş, olabildiğince gerçeklerinden tecrit edilmiş, hakiki sünnetten ayıklanmış olmasına rağmen, günümüz İslam alimlerinin büyük çoğunluğunun kanaati "tam ve net bir temizlik yapılamadı" şeklindedir.
Peygamberimiz'in söz ve fiil olarak Müslümanlara bıraktığı Sünnet neden yetersiz görülür,  hangi nedenlerle hadis uydurma ihtiyacı duyulur ? Bunun birçok nedenleri var ama belli başlılarını belirtelim: 

Birincisi, İslam düşmanlarının dini bağlamından saptırma gayretleri,
İkincisi, Peygamberi istismar, adını da kullanarak kendi amaçları doğrultusunda çıkar sağlama,
Üçüncüsü, Hz Peygamber'e karşı sevgi ve saygının yerine getirilme arzusu,
Dördüncüsü, Hz Peygamber'i yüceltme isteğidir, diyebiliriz. Dikkat edilirse bu saplantılar, helal, haram, tanımayan yüksek egonun ürünleridir. Peygamberde olmayan bir kısım özellikleri varmış gibi kabul ettirdiğiniz zaman arkasından diğer bazı insanlarda da harikulade hallerin olduğunu söyleyip benimsetmek kolaylaşacak, onlar arasından yarı ilahlar üretmeniz mümkün olacaktır.
Bir önceki yazımızds sırf bu zihniyeti eleştirdik diye bazı mahfillerden tabir yerindeyse "destur" aldık ! Merak edilmesin, gerekli mukabelede bulunduk. Lakin konuya başlar başlamaz, daha bitirmeden ikaz almış olmamız bize enteresan geldi. Bu zihniyete dikkat çekip, gerçeği saptırarak olumlu yazsaydık 'ödülümüz ne olurdu ?' diye de düşünmedik değil...
İnsanları, iman noktasında sömüren bu zihniyete 'virüs' adını veriyoruz. Öyleyse bu virüs mü daha tehlikeli, korona virüsü mü ? diyoruz.

Yazımızın akışı içinde ilk sıradan başlayarak örneklerle düşünceler  belirtmek amacındayız. Türkiye söz konusu olunca  kısa zaman içinde birbirinden önemli birçok gelişmeler olabiliyor, her an devasa gündem konularını sümen altına itecek çarpıcı yeni konular gündemi işgal edebiliyor. İki haftadır üzerinde durduğumuz virüsler konusunu çalışırken bağlantılı olarak yeni bir gelişme yaşandı: Bizim de konumuz olan kötü ahlak ve alışkanlıklar (virüsler);
İslam'ın yasakladığı "zina, eş cinsellik, içki kumar, faiz vb." nin terk edilmesi gerektiği, geçmiş birçok kavmin bu gibi alışkanlıkları bırakmadığı için helak edildiği hususunda Cuma Hutbesi'nde açıklamalar yapan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. sn Ali ERBAŞ tarafından Müslümanlara tavsiye edildi.
Bu nedenle Diyanet Reisi hakkında İnsan Hakları Derneği ile Ankara ve İzmir Baroları şikayetçi oldular. Başkan tam da Kur'an'ın hükümlerini vaaz edip görevini yapıyor olmasına rağmen... Dolayısıyla bu durum bizim konumuzu da karıştırdı. Şimdi biz bu virüslerden hangi soysuz davranışın izahını yapalım ? Doğrusu, karar vermek oldukça güç.

Geçtiğimiz haftalardaki yazılarımızda benzer virüslü davranışları dile getirirken iki şeyi hasseten vurgulamış ve birinci olarak;
'ülkemizin azımsanmayacak bir bölümünün genel anlamda vatan haini olduğunu' yazıp, ikincisinde de 'siz hangi millettensiniz ?' diye sormuştuk.
Şimdiki sualimiz ise; 'anladık, her halükarda fiillerinizden (amellerinizden) belli oluyorki İslam Dini ile bağlantınız yok... İyi de, siz hangi dine değer veriyorsunuz? Söyleyin de milletimiz öğrensin ! diyoruz.

Bir şey daha var; İslam'ın içinde öteden beri süregelen bu haysiyetsiz ve onursuz virüslü anlayış yeni değil, tarih boyunca bir biçimde yaşamını sürdürmüş bugüne kadar gelebilmiştir. Diyanet'ten şikayetçi olanlar, yazımıza konu olan geçmişteki kimseler ve zümrelerle aynı fikrin ve inancın sahipleridirler ve bu nedenle aynı hiç olmazsa akraba cemaatlerdir, tespitini yapmalıyız.

Konumuza dönerek tarihten çarpıcı bazı örnekler verelim:
Siyer kitaplarında Hz Peygamberin doğumu öncesinde "hiç bilinmeyen yeni yıldızlar zuhur etmiş, eskileri kaymış, Kisra'nın sarayı yıkılmış, İranlıların ateşleri aniden sönmüş, Seva Gölü kurumuş, kuraklığıyla bilinen birçok Ortadoğu bölgelerinde aşırı yağmurlarla seller ve tabii felaketler olmuş, kısaca gökte ve yerde olağanüstü olaylar yaşanmıştır." gibi virüslü bilgiler hala mevcuttur, hala öğrencilere okutulmaktadır. Peygamberi doğru tanıyıp, gelecek nesillere doğru tanıtmak için, asırlardır devam eden bu sapık söylemlerden kurtulmamız şarttır. "Alemlere Rahmet Olarak Gönderilen Peygamber"in bu yakıştırmalara ihtiyacı yoktur. Bu söylemler O'nun şan, şeref ve izzetine bir şey de katmazlar.

Amaç, İslam akide ve inanışını bozarak parçalamak, onu gülünç dürumlara sokup aşağılamak, Müslümanları dinden koparmaktır.

Uydurulan bu "mevzu hadisler"in tespit edilip ayıklanma çalışmaları yapılmış olmasına rağmen, muteber kaynaklarda bir bölümünün hala yer aldığı şikayet konusudur.
Peygamberimiz'e isnad edilen mevzu hadislere (uydurma) bazı örnekler:
"Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra hiçbir peygamber yoktur. Ancak, Allah dilerse o başka."

Bu uydurmanın sahibi  Muhammed b. Said eş - Şami isimli yalancı, insanların kalbine şüphe sokmak için son cümleyi uydurduğu gerekçesiyle Halife el-Mansur tarafından asılmıştır.

Görüldüğü gibi "Hatem ül Enbiya" (Son peygamber) kavramı tartışmaya açılmak istenmiş, en azından kafa karışıklığına sebebiyet verilmiştir.
Örnekler;
"Ölen her peygamber kabrinde ancak kırk gün kalır, sonra ruhu kendisine iade edilir."  der.
"Ben Kıyamet Günü Allah nezdinde, toprak altında bin yıl bırakılmayacak kadar sevimliyim."

Bahse konu zındıkların amaçları İslam ile dalga geçmek, Müslümanlarla alay etmektir.

Devam edelim.
"Rasulüllah bir defasında fakirlerin meclisine katılmış, bir musiki dinlemiş ve gömleği yırtılıncaya kadar raksetmiştir" der.
-Çocuklara Muhammed ve Ahmed isimlerini koymanın faziletine dair,
-Peygamberimizin vefat edinceye kadar sabah namazlarında kunut okuduğu,
-Mirac'da Rabbi'ni gördüğü,
-Vecde gelip şiir okuduğu,
-Üveys el- KARANİ'ye hırkasını vasiyet ettiği,
-Vefatından önce irad ettikleri yirmi yapraktan müteşekkil hutbe (Veda Haccı Hutbesi kastedilerek)
-Hz Peygamberin def-i hacetinden sonra girdim, hiçbir şey göremedim rivayetleri...
ayrıca;
"İsra gecesinde Enbiya'ya  namaz kıldırdığı,
-Hz Peygamberin duasıyla Cabir'in ölen iki oğlunun dirildiği,
-Şu üç şeyden dolayı Arab'ı seviniz: Ben Arabım, Kur'an Arapça, Cennet ehlinin dili Arapça'dır" rivayetleri ve daha nicelerini kaydetmek mümkün.

Hakim, Beyhaki, Kadı Iyaz, Suyuti gibi müelliflerin çeşitli eserlerinde bu gibi uydurmalar görülmektedir.
Hatta Suyuti, uydurma haberleri topladığı el-Hasais adlı eserinde Hz Peygamber'in "ayrıcalıklı yönlerini göstermek için" delil olarak kullanmayı sakıncalı bulmamış, yine Suyuti, El Lealiul Masnua Fil Ehadisül Mevzua adlı eserinde, Peygamberimizin,
"ana rahmine düştüğü gece Mekke'deki tüm hayvanların dile gelerek nübuvvetini haber verdikleri, sünnetli doğduğu, önce yaratılan nur-i Muhammedi'nin alnında parladığı, gölgesinin olmadığı, terinin gül koktuğu, idrarının hastalara şifa verdiği, dışkısını toprağın daima örttüğü, ağaçların nübuvvetini ifade ettiği, ölüleri dirilttiği, el ve asasının nur saçtığı, ölülerle konuştuğu, bütün peygamberlerin mucizelerinin kendisinde toplandığı, Kainatın, O'nun hürmetine yaratıldığı, gökten inen bir levha üzerinde tüm peygamberlerle  resminin olduğu ve Bizanslılarca saklandığı"
gibi  daha pek çok rivayetler var.

İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bu ve yazıya taşıyamadığımız sayısız saçma rivayetler için sağlam bir reddiye yoktur. Bu gibi uydurma haberler Menakib, Delail, Şemail, Hasais, Hilye, Tarih, Siyer konularında ehliyeti olmayan edebiyet, mutasavvıf ve çeşitli sanatçıların pek te bilimsel olmayan eserlerinde hep varolmuştur. Bu uydurma haberler vaizler ve kimi yazarlar tarafından öteden beri doğru bilgilermişçesine aktarılagelmiş, nesilden nesile şöhret, hatta tevetür kazanmıştır. Böylece Kur'an'ın " İnsan-Elçi" diye öğrettiği peygamber tasavvuru bu uydurmaların gölgesinde bırakılmak istenmiştir.

Sonuç olarak, Devlet-Diyanet ortak faaliyeti ile gerçek dışı her ne kadar hurafe, uydurma ve bid'at varsa İslami anlayış ve inançtan uzaklaştırılmalıdır.
Okuduğunuz yazıda Pror Dr Bünyamin Erul hoca'nın, "Uydurma rivayetlerde peygamber tasavvuru" isimli çalışmasından faydalanılmıştır.

Selam ve sevgi ile.

Yorumlar (0)