30.07.2021, 02:32

İtibar

Başlamak bitirmenin yarısıdır derler. Ben buna katılmıyorum. Bence bitirmek başlamanın yüzde yetmiş beşidir. Kalan yüzde yirmi beş ise başlangıç ve bitiş çizgisi arasında sarf edilen efordur. Yani başlamak yüzdelik dilimi sıfır olan bir şeydir. Özetle önemli olan koltuktan kalkmak değildir. Yürümek hatta koşmak daha önemlidir dört bacaklı bir sandalyeden ayrılmaktan. Bitirmek ise yaptığın tüm fedakârlıkların, yaşadıklarının ve yaşattıklarının, isteklerinin, çaresizliklerinin, beklentilerinin, terlerinin ve uykusuz gecelerinin birkaç saniyeliğine gözünün önüne gelmesidir. Bitirmek oturduğun koltuk ya da sandalyenin yani başlangıç noktasının anlam kazanmasıdır.

Temmuz bir şekilde başladı öyle ya da böyle bitiyor. Nasıl başladığıyla değil nasıl bitirdiğimizle ilgileniyoruz. Çünkü assolistler sahneye en son çıktıkları için akılda kalırlar ve bu yüzden assolisttirler. Temmuz için aklımızda yer edinenlerin en önemlisi ise hiç kuşkusuz itibar meselesi. İtibarın sözlük anlamına baktığımızda karşımıza şu kelimeler çıkıyor:

‘’saygı görme, değerli bulunma, güvenilir olma’’

Kısacası sözlük diyor ki saygı görmek istiyorsan, değerli bulunmak gibi bir niyetin var ise ya da güvenilir olmaksa arzun itibarın olmalı. Bu durum aklıma Abraham Maslow’u ve onun meşhur “ihtiyaçlar hiyerarşisi” piramidini getiriyor. Piramide göre insan önce nefes alma, yemek yeme gibi fizyolojik ihtiyaçlarını sonra mülkiyet gibi güvenlik ihtiyacını ardından aile olmak gibi ait olma ihtiyacını daha sonra başkaları tarafından saygı duyulmak, ‘’itibar görmek’’ gibi saygınlık ihtiyacını tamamlıyor ve kendini gerçekleştirme aşaması olan son aşamaya geçiyor. Kendini gerçekleştirmek aşamasına geçen gayet idealist bir insan için itibar önemli bir hale geliyor. Peki insan için durum bu ise devlet için itibar nedir? Bir devletin başka devletler ya da kendi halkı tarafından saygı görmesi neye bağlıdır? Bir milleti oluşturan topluluk karşısındakinin ne yaptığına, ne konuştuğuna, ne yazdığına, nasıl fikirleri olduğuna mı yoksa sadece nasıl göründüğüne mi önem verir? Kısaca devir artık imaj devri midir? Şimdi meseleye duygusuz varlık hatta Hobbes’a göre birey karşısında güçlü olmasını göstermek için “leviathan” olarak terimlendirilen devlet gözünden bakacak olursak, devletin itibarını yapılan binaların ihtişamlı olması mı gösterir yoksa devletin demokrasiye, özgürlüğe, insan haklarına, hukuka ve adalete saygı duyması mı? Sanırım bunun kararını bir devletin içinde barınan bireyler verir. Eğer bu bireyler, fikre değil görünüşe tapıyorsa devir imaj devri olur ve konuştuğun laf değil ayağındaki ayakkabı önem kazanır. Bana göre ise ihtişamlı bir imaj arkasında gerçeği saklayanların bir bütün oluşturduğu; talancıların çok güzel yalanlar söylediği, kibrin ve böbürlenmenin arşa çıktığı, görünümü güzel fakat içi boş bir binadır. Devlet için itibar ihtişamlı binalar dikmekse eğer Romanyalı komünist diktatör Çavuşesku dünyanın en itibarlı insanı Romanya ise dünyanın en itibarlı memleketi olurdu. Ama olmadı. Ayrıca devletin itibardan bahsedebilmesi için önce vatandaşlarının fırına gittiklerinde daha ucuz diye bir önceki günün ekmeklerini almaması ya da pazarda ezilmiş meyve ve sebzeleri tüketmemesi veya çöpten plastik bidon toplamaması gerekir. Özetle itibarın ihtişamlı binalardan geçtiğini düşünüyorsanız ve “İtibardan kaçınma olmaz.” diyorsanız önce bolluk içinde yaşadığınızı vatandaşlarınıza da hissettirmeniz hatta yaşatmanız lazım.

DENKTAŞ’TAN KARAOĞLAN’A

Önemli başka bir mesele ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın KKTC ziyaretinde rahmetli eski Başbakan Bülent Ecevit’i anmaması. Bu anıp anmama konusuna girmek istemiyorum. Bunun yerine geçtiğimiz hafta okuduğum ve beni derinden etkileyen bir notu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Tarih: 3 temmuz 2006

Gata’da tedavi gören Bülent Ecevit’e dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş tarafından bir ziyaret yapılır. O ziyaret esnasında Denktaş, bulunduğu hastanenin anı defterine şöyle bir not yazar:

“Sen olmasaydın, 1974'te Kıbrıs, Yunanistan'a ilhak edilmiş, Kıbrıs Türkleri Ada'dan yok edilmiş, anavatanın güvenliği ile yakından ilgili olan bu Türk adası 13'üncü Yunan adası olarak Türkiye'yi muhasara altına almış olacaktı.

Bugün hür ve güven içinde yaşayan Kıbrıs Türkleri sana minnettardır. Ada, Yunan olmasın diye şehitler veren Anadolu halkı da bizimle beraber sana her gün dua etmektedir. Seni bekliyoruz, sana ihtiyacımız vardır. Kalk artık, kalk ve bu güzel vatanın yüzünü güldür. Aziz Ecevit, değerli Başbakan, Atatürk ilkelerinin yılmaz savunucusu, Kıbrıs'ın kurtarıcısı seni çok seviyor, çok özlüyoruz.”

SEL

Diğer önemli mesele ise dünyamızda ve ülkemizde görülen sel felaketleri. Rize’de ve Artvin’de görülen sel felaketleri sonrasında yapılan ‘’çay dağıtımları’’ ya da ‘’dört beş katlı binalardan vazgeçmek’’ yönünde yapılan söylemler dışında nasıl bir plan var merak konusu. Örneğin; Almanya yakın tarihinin en büyük sel felaketini yaşadı. Sel taşkınlığı beraberinde toprak kaymasını getirdi ve plansız kentleşmeden doğan çarpık yapılar tanınmaz hale geldi. Onların da bu konuda bizden pek bir farkı yok gibi gözüküyor. Öte yandan İsviçre dünya üzerinde yoğunlaşan sel baskınlarına karşı göl, baraj ve nehirlerdeki suyu kademeli olarak tahliye etme kararı aldı ve bir çalışma başlattı. Türkiye’nin bu konuda aldığı kararlar Türk futbol takımlarının hangi oyuncuları transfer edeceği kadar merakla beklenmese de konuyla ilgili “konut projesi” dışında daha kalıcı ve çözüm getirici bir açıklamayı da gözler aramıyor değil.

MAYMUN PENÇESİ

William Wymark Jacobs, bir İngiliz yazardı. Kısa öykü ve roman yazıyordu. Ara sıra da korku hikayeleri. Fakat onu günümüzde en çok hatırlatan hikayesi “Maymun Pençesi” hikayesiydi. Hikayeye göre, bir adam bir maymun pençesi buluyor. Bu öyle sıradan bir maymun pençesi değil. Ona sahip olana üç isteğini gerçekleştirme fırsatı tanıyan büyülü bir maymun pençesi. Fakat adam öyle cüretkâr isteklerde bulunuyor ki, üçüncü ve son istek aslında ilk iki isteğin sonucunda başına gelen tüm belalardan kurtulmak için oluyor. Yazar Jacobs da bu hikayeden hareketle bize şunu söylüyor:

“İnsan arzuları karmaşıktır. İnsan yalnızca istediği şeyi değil, o istediği şey her neyse kendi istediği gibi olmasını ister. Çünkü insan genelde kendisine neyin iyi geleceğini bilmez.”

HAFTANIN ÇAK BEŞLİĞİ

70’ler: Neşe Karaböcek - Arım Balım Peteğim

R&B: The Weeknd - In Your Eyes

Soundtrack: Edward Sharpe and Magnetic Zeros - Please!

Rock: Tony Allen and Damon Albern - Go Back

Alternatif: Altın Gün - Goca Dünya

İyi bir hafta diliyorum herkese ve hamakta vakit geçirilebilecek bir yaz.

Yorumlar (0)