30.07.2020, 06:22

Kadın cinayetlerinin olağan şüphelileri

Kadın erkek eşitliğinin kültürel olarak meşru görülmediği, bu eşitliğin sosyal olarak küçümsendiği ve hukuki olarak himaye gördüğü toplumlarda, bir tek olağan şüpheli vardır; o da bir bütün olarak toplumdur. Yasal ve anayasal güvencelere rağmen, erkekler hiç durmadan kadın katletmeye devam ediyorlarsa, işaret edeceğimiz hakiki sorumlu merci, toplumun kültürel kodlarıdır. Özellikle 2005’ten sonra namus cinayetlerindeki, korumacı himaye kaldırılmasından sonra, cinayetlerin sayısında ve sebeplerinde artış görülüyorsa, demek ki bu konuda çok kirli bir toplumsal mutabakat işbaşındadır. Bilindiği gibi 2005 öncesi herhangi bir katil, “ben cinayeti namusumu temizlemek için işledim” dediğinde, hukuk ve yasa otomatik olarak ceza indirimine gidiyordu. Ceza yasasından sonradan yapılan değişiklikler, bu durumu makul sebep olmaktan çıkardı.

Aslında daha şaşırtıcı bir şey söylemek isterim; bildiğimiz gibi Türkiye 2010 yılında adı İstanbul Sözleşmesi olan uluslararası sözleşmenin altına imza attı. Kadın hakları ve eşitliği sözüm ona uluslararası bir sözleşmeyle korunduğu halde, kadın cinayetleri hız kesmedi. Şimdilerde birileri, bu vahim durum hiç yaşanmıyormuş gibi, İstanbul Sözleşmesinin iptalini istiyor ve bu uğurda çok enerjik çabalar sürdürüyor. 

Lafa gelince kadını koyacak yer bulamayan bu toplum nasıl oluyor da kadın cinayetlerine toleransla yaklaşabiliyor? Ölen ya da öldürülen kadın olunca toplum neden sessiz bir mutabakatla sırtını dönüp bu vahşeti olağanlaştırıyor? Bazen aklım almıyor. Her erkek bir kadın tarafından dünyaya getiriliyor ve o erkek ilk hayat derslerini o kadından alıyor ve sonra en küçük ihtilafta, hiç düşünmeden kadını boğazlayabiliyor. Tam bu noktada bütün mantık, bütün akıl buharlaşıp anlamsız hale geliyor. Cidden ben anlamakta güçlük çekiyorum. Anne, eş, sevgili, kız kardeş olan kadın, nasıl da hunharca katlediliyor? 

Belki bu işin sırrını bir parça bu ülkede egemen olan şiddete bağlayabiliriz. Türkiye sorunlarını barış içinde, karşılıklı mutabakatlar yoluyla çözen bir ülke değil; her sorunun çözümünde ya manevi bir şiddet var ya da maddi bir şiddet. Kültürel ve siyasi iklimi rehin alan şiddet sever çözümler, kadın, erkek ilişkisinde hiç çekinmeden elini kana bulayabiliyor. Ataerkil erkek egemen bir toplumda erkeğin şiddeti, daha çok kadın cinayeti olarak kamusal alana yansıyor. 

Erkek, bu ülkede modern hayat tarzını içselleştirmiş değil; modern hayatın kadına açtığı kamusal alan, erkeğin egemenlik alanını tehdit ediyor. Aynı modern hayat ekonomik krizlerle sınanıyor ve erkek ara çözümler bulmak yerine direkt silaha ve şiddete sarılıyor. Hepsinin altında da ne hayatın bir değeri ve bir anlamı kalabiliyor ne de insan haklarının meşruluğu. 

Aslında bu durum patlamaya hazır barut fıçısından farksızdır; ve ne yazık ki siyaset bu dehşet sonuçlara gebe olan bu soruna çok duyarsız kalıyor. Ya hamasetle geçiştiriliyor ya da arabeskin arabeski duygularla yara kanartılıyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi İstanbul Sözleşmesini iptal etmek için birileri harekete geçiyor. 

Şimdi soru şudur: Kadın cinayetleri doludizgin, toplumsal hayatı tehdit ederken, kadını erkek şiddetinden koruyacak hangi yasal düzenleme var elimizde? İstanbul Sözleşmesini daha da güçlendirmek dururken, onu iptal etmek kimin işine yarayacak? Açık ki bu iptal kadınları daha da savunmasız kılacak. Daha da açık hedef haline getirecek.  

Kadınlar bu ülkenin vatandaşları değil mi? Kadınların can ve mal güvenliği anayasanın güvencesi altında değil mi? Devlet bu hakları korumakla mükellef değil mi? Yoksa bu ülkenin kadınları, korunmaya değer insanlar statüsünde görülmüyor mu?

Yorumlar (0)