27.12.2017, 06:45

Karmaşık bir yazı

   Bu bir polemik yazısı değildir. Anlamaya çalışma ve anlaşılır olma çabasıyla yazmaya çalışacağım. 
   Gazetemiz yazarlarından Mustafa Bekaroğlu’nun bir yazısına istinaden “Kudüs Menkıbeleri” diye eleştirel bir yazı yazmıştım. Bekaroğlu da “Kudüs Menkıbeleri ve Çıfıtlar” başlığıyla karşı eleştiri yaptı. İyi de etti, zihin jimnastiği yapmakta fayda var. 
*** 
   Gördüm ki bizim anlamaya ve anlaşılmaya ihtiyacımız var. Peki, bunu neden beceremiyoruz? Cevabı basit; önyargılarla donanmışız. Önyargılarla donanmış bir zihniyetin bilgi yöntemi, ‘şeyleri’ kategorize etmekten ibaret oluyor. Bizim gibi toplumlarda neden bu yöntem baskın bir bilinç edinme yoludur? Aydınlanmayı, rasyonalizmi yaşayamadık! Modernizmi tamamen olumlamadığımı da belirteyim. 
***
   Bekaroğlu’nun yazısı birçok konuyu ele almaya çalışması nedeniyle bir karmaşaya sahip. Meramımı anlaşılır kılabilmem için Bekaroğlu’nun dediklerini maddeler halinde ele almaya çalışacağım.
*** 
   Önce şunu belirteyim: Yazıda konu edinilen Gönenli Mehmed Efendi’nin Kudüs hatırası, bir menkıbedir. Mehmed Efendi değerli, yardımsever ve din ulusu bir alim olabilir. Ancak Mehmed Efendi’nin, Kudüs’te karşılaştığı durumdan dolayı duyduğu heyecan, coşkunluk, inanç atmosferi, anısında abartılara yol açabilir, ama onu menkıbe haline getirmesi iyi/olumlu bir durum değildir. 
***
   İsrail-Filistin ve onun özgün konusu olan Kudüs meselesine bu türden anlatılar açısıyla değil, yaşanmış ve yaşanılan olaylardan hareketle bakmak gerektiğini vurgulamak istedim. Bu nedenle İslam camiasında kendilerine ilahi kudret vakfedenleri toplayıp İsrail üzerine salalım da ‘çıfıtlar’ tufana gark olsunlar dedim. 
***
   Bekaroğlu bu sözlerimi “Kudüs için yapılanlardan duyulan rahatsızlığını en bariz göstergesi. Belli ki yıllardan beri devam eden zulme; inanç ve kimlik eksenli bakışın ürünü. İşte buna üzüldüm.” Diyerek yorumluyor. 
   Soruyorum, hangi inanç ve hangi kimlik eksenli bakışın ürünü? 
***
   Tam tersine, ben dünya meselelerine inanç ve kimlik açısından bakmıyorum. Filistin-İsrail meselesinin tarihsel dayanakları daha çok Müslüman-Yahudi matrisleri üzerinden yürümüş olsa da meselenin çözümünün bu eksenler üzerinden olması mümkün değildir. 1985’lere kadar Filistin’de İsrail işgaline karşı savaşan Türkiyeli devrimciler vardı. Solcular, Filistinliler Müslüman olduğu için değil, ezilen ve hakları gasp edilen bir toplum oldukları için onlarla birlikte savaştılar. İslam coğrafyasında baskın siyasal anlayış, meseleyi Müslümanlar ve diğerleri üzerine bina ediyor. Bu durum, Müslüman ülkelerdeki egemenlerin tarihsel bir stratejisidir. Dünyayı Müslümanlar ve diğerleri olarak okumak tam bir aldatılmadır. Elbette Müslümanlar ve diğerleri birer kimlik olarak birer realitedir. Ancak bu gerçeklik, siyasal tarihin, ulusların ve uluslararası ilişkilerin yerine geçemez. Bu alandaki okumaları başka açılardan yapmak gerekir.
***
   Neden mi?
   Bakın kendiniz söylüyorsunuz. “Çok iddialı olarak ortaya çıkan ne komünizm ne de kapitalizm insanlığa mutluluk getirebildi. Bu da zorunlu olarak ideolojiler dönemini sona erdirdi. Bunun üzerine insanlık yeniden dine sarılmayı haklı bir şekilde tek çare olarak gördü.” 
***
   Mutluluk getirmedi yerine, insanlığın temel sorunlarını çözemedi demek daha doğru olurdu. Mutluluk daha çok bireylerin dünyasına endeksli, izafi bir kavramdır. Ama buna takılmanın gereği yok. Meramınızı anlıyor ve size katılıyorum. Ancak komünizm hususu hala tartışmalı ve arayış içerisinde.
*** 
   Peki bu meseleyi biz din ekseni üzerinden mi tartışacağız?
   Kesinlikle hayır!
   İnsanların yeniden dine sarılmaları, daha çok bizim gibi ülkelerde geçerli. Sosyalizm dünyanın önünde kapitalizme karşı bir umut ve seçenek olarak kendini devam ettiremeyince insanlarda bir umutsuzluk, karamsarlık oluştu ve insanların dine yönelişinin küçük bir nedeni oldu. 
***
   Sistemler çözüm üretemeyince zorunlu olarak ideolojiler dönemi sona erdi diyorsunuz. Sosyalizm çökünce Fukuyama “Tarihin sonu” dedi. Yani kapitalizm baki bir sistemdir, dolayısıyla tarih bitmiştir! Eh, şimdi siz de ideolojilerin sonu diyorsunuz. İdeolojinin kısa tanımlarından biri, öğreti düzeyinde sistem oluşturmuş bir düşünceler bütünü olduğuna göre, ideolojilerin sonunu neye dayanarak söylüyorsunuz?
***
   Dinin, özellikle İslam dininin bir ideoloji olup olmadığı tartışmalıdır. Din, bir ideoloji olarak da tanımlanabilir. Ancak dinin ideoloji olmaktan çok, ideolojiyle kurduğu ilişki önemlidir. Siyasal İslam kavramı, bu ilişkinin niteliğini ifade etmek için kullanılır. Dini, ideolojilerden azade kılmanın yolu, bir hayli geniş ve derin bir konudur. Ve dinin bu kirletilme işine karşı mücadele etmek, başta mütedeyyin Müslümanlara düşmektedir. 
***  
   Tarihte çeşitli toplum biçimleri oldu, olacak. Bu toplumların yapısına göre kendi iç işleyişleri, yasaları, hukuku, yönetim biçimleri oldu. Örneğin kapitalizmin temel yasalarından biri artı-değer yasasıdır. Bir diğeri rekabet yasasıdır. Bir diğeri arz talep ilişkisi ve bunun buluştuğu yer olan pazardır. Bir diğeri paranın kullanım değeri, yani faizdir. Bu iktisadi işleyişin kendine özgü yürütme biçimleri, hukukları bulunur.
***
   Peki, başta İslam olmak üzere hangi dinin bir toplum sistemi vardır? Vaaz ettiği hukuku, sosyal ilişkiyi, ahlakı ve kültürü demiyorum. Elbette her dinin şu veya bu ölçüde bir toplum tasavvuru vardır. Mesela bir İslam iktisadi sistemi var mı, olabilir mi? Yok ve olamaz! Çünkü dinin amacı bu değil ki! Yani İslam ne bir bilimdir (Örneğin, Sızıntı dergisinin Kuran’ı bir fizik, kimya kitabı yorumlama çabalarını hatırlayınız) ne bir iktisadi sistemdir. İslam bir inanç sistemi olarak toplumun/bireyin başka ihtiyaçlarını çözen, ilahi olanı yaşatan ve ona yaşama gücü, umudu veren bir dindir. Ancak aynı dinden farklı sonuçlar (şiddet, dayatmalar vb.) çıkaranlar da var. Demek ki meselenin önemli bir kısmı da kişinin dini nasıl algıladığıyla ilgili. 
***
   Yazı, mekân kapasitesini doldurdu, biz hala maddeler halinde ele alma kısmına gelemedik. Bir sonraki yazıyla devam edeceğiz.

Yorumlar (0)