11.03.2021, 07:04

Kızıldan yeşile

Kelime Ata’nın bu yılın şubat ayında Tekin Yayınevinden çıkan kitabının adı.

Kitap, Sivas’ın yüz yıllık siyasal mücadeleler seyrini, belge ve anlatılara dayanarak işliyor. Bu anlamda kitabın yerel siyasetteki tarihselliğinden söz edebiliriz.

kızıldan yeşile

 

Yereldeki siyasetin, ekonominin, kültürün işlendiği kitapları önemsiyorum. Çünkü genelin yani bütünün bir parçası olan yerel tarih çalışmaları, genel tarihi (Tabi burada karşımıza resmi tarih olgusu çıkıyor ki, buna girmeyeceğim) anlaşılır kılar, onun içini doldurur. Türkiye’de son yıllarda bu alandaki çalışmalar bir hayli arttı.

Sivas’ın coğrafi konumunu ve bin yıllık tarihinden kısaca söz eden Ata, asıl olarak Cumhuriyet dönemi ve bu dönemin de 1960’lar sonrası üzerinde duruyor. Bunu yaparken yalnızca siyasetin seyrini değil, buna bağlı olarak şehrin sosyal değişim, dönüşüm sürecini de işliyor.

İttihatçıların dönemini saymazsak, Cumhuriyet’in kuruluş ve sonrasında Sivas’taki siyasal sürecin ana aksı olarak sol siyaseti ve bu bağlamda diğer siyasi partilerin durumunu belgelere dayanarak da anlatan Ata, “Kızıldan Yeşile” metaforunu kullanarak Sivas’taki siyasal ve sosyal dönüşümündeki geldiği noktayı vurguluyor.

Kitap son 100 yıllık siyaseti Osmanlı ve Cumhuriyet karşıtlığı üzerine oturtarak bunun Sivas’taki seyrini bu ikilem üzerinden ele alması, kitaba yöneltilecek temel bir eleştiri konusudur.

Elbette Cumhuriyet Osmanlı’dan önemli kopuşlar yaşamıştır. Fakat aynı Cumhuriyet, Osmanlı’dan özellikle devlet örgütlenmesi alanında devamlılık sağlayan siyasi ve idari örgütlenme ve anlayışlarına da sahiptir. Daha doğru ifade edecek olursak Cumhuriyet, Osmanlı’nın son dönemine damgasın vuran İttihat ve Terakki’nin gerek siyasal anlayışının ve gerekse kadro olarak devamıdır!

Bu tarihsel ve siyasal olguyu yeterince dikkate almayan Ata, örneğin Sivas milletvekili İttihatçı Halis Turgut’un 1926 İzmir Suikastı davasındaki idamını Ankara’daki bir iktidar mücadelesi olarak değil de Cumhuriyet’e karşı Osmanlı taraftarlığına bağlıyor.

Cumhuriyetin ideologları, özellikle Kadro hareketi çevresi Cumhuriyet döneminde yaşanan siyasal kırılmaların, tasfiyelerin ve çatışmaların üzerini örtmek için, bütün bu siyasal tarihi sürekli bir ilerici-gerici kavgası üzerine oturtarak, devletin uygulamalarına meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlar.

Elbette Cumhuriyet tarihinde böyle bir kavganın önemli bir yeri var. Ancak bu çatışmayı çözmekten çok, onun sorun olmasını sürekli kılarak kendine siyasal destek temin eden Cumhuriyet iktidarları da var. Örneğin Sivas 1993 Madımak olayları yalnızca bir ilericilik-gericilik siyaseti üzerinden okunursa, olayların derinliğine anlaşılmasının önü kesilir. Otele saldıran kalabalığın “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak” sloganları tam da bu ilerici-gerici retoriğine oturuyor. Ancak o katliamın dönemine baktığımızda, Madımak katliamının o görünürlükten ibaret olmadığını, daha derininde başka siyasi hesapların olduğunu görmek mümkündür.

Ata’nın kitabının ana aksını oluşturan bu ilerici-gerici bakış tarzı, ilginçtir ki, kitabın anlatmak istediğini eksiltmiyor. Bir diğer deyişle Sivas kızıl mıydı ki, yeşile dönsün diye bir eleştiri yapılabilir elbette, ama bu metafor, kitabın esasına bir halel getirmiyor. Ve kitap bu haliyle de amacına ulaşıyor.

Sol siyasal mücadeleye

taşradan bakmak

Türkiye sol hareketinin İştirakçi Hilmilerden, Mustafa Suphilerden, TKP’den bu yana taşrada ya da hangi taşralarda yer alıp almadığının, kadrolarının, siyasal faaliyetlerinin neler olduğu bilinmeden, genel bir Türkiye sol tarihi çalışmalarının aksak ve de eksik olacağı kesindir.

Ayrıca bu tür yerel çalışmalar insan portrelerindeki dramları ifade etmesi açısından da çok önemlidir. Hapishaneler, işkenceler, işinden atılmalar, yoksulluğa mahkûm edilenler, daha kötüsü sakat kalanlar ve ölenler! Trajik hayatlar!

İnsanların hafızaları olduğu gibi, şehirlerin de mekânların da hafızaları vardır. O hafıza o şehirde, mekânda yaşamış olanların ve yaşayanların ilişki ve çelişkilerinden oluşmuş ortak hafızadır. Bu hafıza şehrin ekonomik, kültürel, siyasal, etnografik, dil, mahalle, sokak; kısacası hayata dair her şeyi içerir.

Ata’nın kitabı bu anlamda önemli bir boşluğu dolduruyor. Sivas şehrinin veya şehrin bir kesiminin ortak hafızasına kalıcı bir katkı sağlıyor. Bunu yalnızca anlatılar üzerinden değil, kimi kaynakların ve dönemin yerel yayınlarının takibi üzerinden de yapıyor Kitapta ele alınan konuların gerek zamansal genişliği ve gerekse şehirdeki siyasal, sosyal sürecin çok boyutlu incelenmesi, pek de kolay bir iş değil. Ata bunu başarıyor ve bize derli toplu, güzel bir kitap sunuyor.

Kitapta etkilendiğim iki bölüm var.

Aydınlatırken eriyen

bir mum: Ruşen Zeki

1891 yılında İstanbul’da doğan aslen Sivas’ın Hafik ilçesi Çınarcık köyündendir. Osmanlı döneminde ilk sosyalist sayılan Hüseyin Hilmi tarafından yayınlanan İştirak gazetesinde 1912 yılında ilk yazısı yayınlanır. Birinci Dünya Savaşı döneminde İstanbul’da yaşamlarının zorlaşması üzerine aile köye döner. Ruşen Zeki Sivas idadisinde (Lise) başmuallim olur.

Sivas Kongresi sırasında M. Kemal’in dikkatini çeker. Tanışırlar. M. Kemal, Ruşen Zeki’ye birikimli ve zeki bir genç olduğunu, vatanın ondan çok şey beklediğini söyler.

Zeki, çeşitli gazete ve dergilerde “İnsanı buğdaydan ucuz” mottosuyla Anadolu’nun yoksulluğunu ve insana değer verilmediğini dile getiren yazılarına devam eder.

Türkiye’nin ilk komünistlerinden olan Ruşen Zeki, siyasi kimliğinden dolayı Cumhuriyetle başı derde girer. Önce Çorum’a sürülür. 1935 yılında Ankara’da Hasan İzzettin Dinamo’nun tutuklanmasıyla başlayan operasyonda Zeki’de tutuklanır. 4 yıl cezaevinde kalır, 1939 yılında tahliye olur.

Ruşen Zeki, hep yoksuldur. İstese Cumhuriyete övgüler dizerek iş bulabilir, para kazanabilirdi. Kimi arkadaşlarında bunun örneklerini görmektedir. Ancak O, Anadolu’nun bozkırında daha iyi bir dünyanın mücadelesini vermeyi tercih etmiştir.

Çınarlı köyüne döner. Ancak devlet, bu dağ başında bile Zeki’yi rahat bırakmaz. Jandarma takiptedir. Köylüler, Zeki ile ilişki kurmamaları yönünde tembih edilmiştir. Köylüler gerek jandarma korkusuyla, gerekse Zeki’nin komünistliğine duydukları tepkiyle kendi köylüleri olan Zeki’yi dışlamışlardır. Öyle ki, evini köyün dışındaki tarlasına yapmıştır. Kimi, kimsesi yoktur.

Arada sırada kendi öğrencilerinden o bölgede doktor olan, memur olan kimi ziyaretçileri olur. 1956 yılında Hafik’te öğretmenlik yapan Fakir Baykurt da Zeki’yi ziyaret eder.

Ruşen Zeki, Baykurt’a yaşadıklarını anlatırken “Belki bizim de bir derece kusurumuz olmuştur. Sanki körler ülkesine ayna satmak istedik.” der. İç yakıcı olan bu cümle, bir dönem tarihinin trajik cümlesidir.

Aydınlatırken eriyen mum olan Ruşen Zeki, gerçekten de eriyerek 1959 yılında ölür.

O dönemin bir avuç komünisti, yalnızca yazdıklarından dolayı büyük zulümler gördüler. Sanasaryan Hanı’ı, tabutlukları, işkenceleri, mahkemeleri ve cezaevlerini iyi bilirler. Örneğin Nazım Hikmet 1925-1937 yılları arasında 9 defa yargılanarak çeşitli hapis cezaları alır. Ancak devlet büyük darbesini 1938 yılında vurur. 1938 Donanma Davası yalnızca Nazım Hikmet’in şiirleri üzerinden komünizm propagandası olarak görülmüş ve böyle bir davadan 28 yıl hapis cezası almıştır. Bu davada Dr. Hikmet Kıvılcımlı, yazar Kemal Tahir olmak üzere 15 kişiye 4 ila 15 yıl arasında hapis cezaları verilmiştir. Dönemin bir avuç komünisti aydınlatırken erimişlerdir. Anılarına saygıyla.

Ruşen Zeki’nin trajik hayatı bana bunları ve kendi kuşağımı hatırlattı.

Bizler bir bakıma körler ülkesinde ayna satıyorduk. Fakat asıl olarak zulme, sömürüye, adaletsizliğe başkaldırıyorduk. Bu onurlu bir duruştur. Tarih başka nedir ki?


alibaba
 


ALİBABA'DA SOSYAL HAYAT

Kelime Ata’nın çocukluk ve gençlik döneminin geçtiği Alibaba Mahallesi’ni anlattığı bu bölümü sıcak bir hikaye ve nostaljik bir tatla okudum.

Alibaba Sivas’ın çok eski ve önemli bir mahallesidir. Önemi, daha çok 1960’lardan sonra kırdan kente göçmeye başlayan Alevi köylülerinin yerleştiği yer olmasından ileri gelir. Nüfus artışıyla birlikte Alibaba çevresinde Gökçebostan ve Seyrantepe mahallelerine de çok yüksek oranda Aleviler yerleşir.

Mahalledeki sosyal hayat aslında Sivas’ın diğer mahallelerinde de (apartmanlaşmış yerler hariç) büyük ölçüde benzer şekilde yaşanmaktadır. Derme çatma briket evler, hurda saclarla kaplı çatılar, Sivas’ın meşhur ayazında evin içinde bile üşümeler, çamurlu yollar, yoksulluk ve yoksunluğun sarıp sarmaladığı yaşamlar.

Burada mahalle yaşamından bahsedecek değilim. Kelime Ata’nın yazdığı bu bölümün dili ve üslubu, diğer bölümlerden farklı. Siyasal bir metnin zorunlu olarak dilindeki daraltıcılık, belgecilik, akılcılık, bir ölçüde üsluptaki kuruluk varken, sosyal hayatın anlatımındaki serbestlik, edebiyat terimlerinin kullanılmasıyla metne kazandırılan zenginlik ve özellikle duyguyla harmanlanmış bu bölüm, kitabı bir hayli renkli ve anlamlı kılıyor.

sol
 

SİVAS’TA SOL MÜCADELE

Sivas’taki siyasal mücadeleyi anlamının yolu, Sivas’ın kimlik bileşenlerini ve şehrin devlet için siyasal, iktisadi ve sosyal olarak neler ifade ettiğini bilmekten geçer.

Ata sorunu doğru yerden yakalamış ve bu iz üzerinden Sivas’ın 100 yıllık siyaset panoramasını çizmiştir.

Türkiye solu, ideolojisi ve toplum tahayyülü gereğince toplumdaki etnik ve inanç kimlikleri üzerinde durmamış, bütün enerjisini sınıf mücadelesi üzerine yöneltmiştir. Elbette sol, bir sınıf hareketi siyaseti olarak böyle yapmalıydı. Ancak bu gerçeklik, Türkiye’nin tarihi ve toplumsal özgünlüklerini de ihmal etmeyi gerektirmiyordu!

Bu bakış tarzının ve mücadele biçiminin büyük şehirlerde bir karşılığı varken, taşrada meselenin pek de bu aks üzerinde yürütülemediği görülmüştür. Çünkü bunun kapitalist sınıflar anlamında nesnel bir oluşumu yoktur. Hal böyle olunca taşrada sol, bir ölçüde kimlik çatışmalarının sarmalına düşmüştür. Kitap bugünden o günlere baktığımızda taşrada sol mücadelenin ne büyük açmazlarla karşı karşıya kaldığı daha net gösteriyor.

Ülkedeki iktisadi ve sosyal gelişme, siyaseti daha bir renklendirip keskinleştirince iktidarlar (Geniş anlamda devlet), toplumdaki siyasal hayatı daha çok kimlikler üzerinden konjonktüre (Saptanan düşmana) göre yürütmüştür.

Egemenlerin bu politik tutumu, taşrayı, kimlikler üzerinden yapılan provokasyonların ve çatışmaların daha açık görüldüğü yer haline getirmiştir.

Ata’nın kitabı Sivas ölçeğinde siyasetin aldığı biçimleri, kimlik ve siyaset ilişkilerini daha bir anlaşılır kılıyor. Kuzeyden güneye Çorum, Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Malatya, Maraş hattı, tarihte kırılmaların yayını oluşturmakta. Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde bu tarihsel gerilim ve kırılmalar, bu coğrafyada dikkate değer bir Alevi nüfusunun baskılanmasıyla doğrudan ilgilidir.

Devlet 1960’lardan sonra toplumda yaygınlaşan, gelişen ve kitlesel güce ulaşan solun önün kesmek için Ülkücü hareketi kullandı. Ülkücü/milliyetçi harekete daha geniş bir toplumsal taban yaratmak için, "Tanrı dağı kadar Türk, Hıra dağı kadar Müslüman" sloganıyla ‘suni’ bir sentez yarattılar.

Devlet, Ülkücü ve siyasal İslamcı hareketi solun önüne çıkararak kendine bir bariyer ördü. Solcularla aynı iktisadi koşullara sahip Ülkücü gençler, tıpkı Osmanlı’nın azap askerleri gibi solcuların üzerine sürüldü. Solun enerjisi bu duvarın önünde bitirilmeye çalışıldı ki, bunda da devlet başarılı oldu ve son darbeyi 12 Eylülle indirdi!

1970-1980 tarihleri arasındaki 10 yıllık dönem ne kadar kısaysa, etkileri ve sonuçları da o kadar uzun erimli ve yıkıcı oldu.

Ülkemizin yakın tarihinin Sivas yerelinde aldığı siyasal, sosyal biçimleri üzerine Ata’nın "Kızıldan Yeşile" kitabını değerli bir kaynak olarak görüyorum.

Yorumlar (0)