26.12.2017, 06:26

Kudüs krizi gölgesinde Ortadoğu’nun soğuk savaşı

Ortadoğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun idaresinden çıktığından beri her türlü çatışmanın ve karışıklığın vuku bulduğu; akan kanın ve gözyaşının asla durulmadığı bir bölge oldu. Bu durumun arkasında yatan birçok sebep var; fakat bunların en başında akla gelen sebep Batı'nın emperyalist güçlerinin petrol ve doğalgaz kaynaklarını ele geçirmek istemesidir. Tabi ki batılı emperyalistlerin bu niyeti de çok büyük bir etkendir fakat bölgedeki güçlerin hakimiyet istemleri de göz ardı edilmemelidir; yıllardır güç mücadeleleri sebebiyle bölgedeki tüm karışıklıkları körükleyen bu güçler İran ve Suudi Arabistan’dır. 
Bu iki devlet yıllardır bölge üzerinde hakimiyet kurabilmek için birbirlerine karşı “vekalet savaşı” (Vekalet Savaşı: Düşman ülkelerin direkt olarak savaş ilan etmeyip, farklı silahlı grupları destekleyerek karşı tarafa üstünlük kurma çabası.) yürütmektedir. Bu sebeple aralarındaki mücadeleyi “Soğuk Savaş” olarak adlandırmak doğru olacaktır. Dünyaca en iyi bildiğimiz Soğuk Savaş 1946-1991 arasında ABD ve SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) arasında gerçekleşti; bu devletler de birbirlerine karşı savaş ilan etmemekle beraber her alanda mücadele içinde oldular ve dünyanın her yerinde birbirlerine karşı farklı silahlı grupları desteklediler. Onların Soğuk Savaş’ı tüm dünyayı etkiledi çünkü küresel bir hegemonik güç olma arzusundaydılar fakat Suudi Arabistan ve İran arasındaki güç mücadelesi yalnızca Orta Doğu’ya hakim olabilmekle ilgili. 
İki devlet arasındaki mücadelenin arka planını anlayabilmek için kısaca tarihlerine göz atalım:
Bugün, büyük bir kısmı Suudi Arabistan’a ait olan Arap Yarımadası 1. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu yönetimindeydi. İmparatorluğun dağılmasının ardından bölgede kuvvetli bir Bedevi ailesi olan ‘Suud’lar diğer gruplara karşı üstünlük sağladılar ve adım adım toprakları ele geçirmeye başladılar. 1932’ye gelindiğinde resmi olarak tanınan Suudi Arabistan Krallığı kurulmuş oldu. Kuruluşundan 6 yıl sonra ülkedeki büyük petrol rezervleri keşfedildi ve bu kaynaklar sayesinde Suudi Monarşisi zenginleşti. Bu zenginliği ülkenin her yanına şehirler, yollar inşa etmek için kullandılar ve bu zenginlik ABD ile dostluk (!) inşa edebilmelerini sağladı.
Körfezin diğer yanında çok zengin petrol yataklarına ve büyük bir müslüman nüfusa sahip bir diğer devlet kurulmaktaydı fakat şartları Suudi Arabistan’ınki kadar kolay olmayacaktı. İran 18. Yüzyıldan beri süregelen işgaller yüzünden sürekli olarak kaosa sürüklenmekteydi; ülke Ruslar (1800’ler, 1941)  ve İngilizler (1907, 1941) tarafından iki kez işgal edilmişti.1953’te ABD, Başbakan Muhammed Musaddık’ı indirmek için bir darbe düzenledi. Zira Muhammed Musaddık, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin (Şah Rıza Pehlevi’nin oğlu) aksine ülkenin doğal kaynaklarını millileştiriyor ve bu da emperyalist güçlerin işine gelmiyordu. Musaddık’ın ardından yönetimi tam anlamıyla eline alan Şah Muhammed Rıza Pehlevi babasının başlattığı reformları daha sert bir şekilde devam ettirdi. O’nun kontrolünde İran hızla batılılaşıyor ve sekülerleşiyordu; fakat hükümet git gide yozlaşıyor ve gizli polis teşkilatı Savak halk üzerinde ağır bir baskı kuruyordu.
1970’lerde iki ülke de zengin petrol kaynakları dolayısıyla ABD tarafından destekleniyordu fakat iki ülkenin halkları aynı tavır içinde değildi. Suudi Arabistan halkı krala tam bir bağlılıkla bağlıyken; İran halkı Şah’a bu denli bağlı değildi. Çünkü Şah’ın reformları ülkedeki muhafazakar kesimi rahatsız ediyordu ve 1979’da bu kesim reformlara karşı savaşmaya karar verdi; Ayetullah Humeyni liderliğinde İslam Devrimi gerçekleşti. Suudi Arabistan monarşisi kendi halklarının bu devrimden ilham almasından korkuyordu; aynı zamanda İslamiyet’in liderliği konusunda rekabet etmeleri gereken bir devlet ortaya çıkmıştı. Devrim’e kadar Suudiler müslüman dünyasının liderleri olduklarını iddia ediyorlardı, bu iddianın en temel dayanağı İslamiyet’in iki kutsal kenti olan Mekke ve Medine’nin kendi topraklarında olmasıydı. Devrim ile beraber İran resmi olarak İslam Devleti oldu; bir diğer sıkıntıysa toplumlar arasındaki mezhep farkıydı S.Arabistan’ın çoğunluğu Sünni, İran’ın çoğunluğu Şii’ydi. Mezhep farkı aralarındaki rekabetin en temel sebebi olmasa da önemli sebeplerinden biriydi. 1980’lerde Suudiler’de ve Batı’da hakim olan temel korku Humeyni’nin devrimi “ihraç” etmesiydi. O yıllardaki CIA raporları incelendiğinde; İran’ın ülke dışındaki Şii grupları desteklediği ayrıca bu grupları Afganistan, Irak ve Suudi Arabistan hükümetleri üzerinde baskı aracı olarak kullandığı görülecektir.
2003’te ABD Irak’ı işgal ettiğinde ülkede bir otorite boşluğu oluştu. Irak mezhepsel açıdan kozmopolit bir yapıya sahip bir ülkedir ve bu otorite boşluğundan faydalanan bazı gruplar silahlı faaliyet göstermeye başladırlar. Bu gruplar İran ve S.Arabistan için birbirlerine karşı üstünlük sağlayabilmek için mükemmel gruplardı: İran Şii grupları; Suudi Arabistan da Sünni grupları desteklemeye başladı ve Irak bir anda bu iki devletin “vekalet savaşını” yürüttüğü yer oldu. Bu akım Arap Baharı (2011) boyunca devam etti; Suudi Arabistan statükonun (mevcut düzenin) sürmesini istiyordu çünkü kendileri de anti-demokratik bir rejimdi ve diğer ülkelerdeki ayaklanmaların kendi halklarına ilham vermesinden korkuyordu. Buna karşın İran zaten bir halk devrimiyle kurulmuş olduğundan mevcut düzenin bozulması gerektiğini savunuyordu. Bu sebeplerle S.Arabistan hükümetlere ve Sünni gruplara, İran ise isyancı gruplara destek vermeye başladı bu duruma örnek olarak Bahreyn, Libya, Lübnan, Tunus verilebilir. İran ve S.Arabistan bu gruplara verdikleri desteği artırdıkça ülkeler daha da bölündü. Yemen ve Suriye bu bölünmüşlüğün çok iyi iki örneğidir zira bu iki bölgede İran ve S.Arabistan savaşan gruplara açıkça destek vermekte hatta kimi bölgelerde bizzat resmi ordularıyla mücadele etmekteler. 
Orta Doğu’daki tüm iç çatışmalarda bu iki devletin bir müdahalesi vardır, fakat asıl sıkıntı şu ki bu müdahaleler öngörülemez sonuçlar doğurmaktadır. (Yemen, Suriye) İki devletin güç mücadelesi bölgede akan kanı ve göz yaşını artırmaktadır; bunun sorumlusu olarak yalnızca dış mihrakları görenler bölgenin yerlisi olan bu iki ülkenin faaliyetlerinin farkında olmalıdırlar. Ayrıca bu devletlerin güç elde etmek uğruna takındıkları acımasız tavır ümmet birliği hayali içinde olanları uyandıracaktır diye umut ediyorum.

Yorumlar (0)