25.12.2017, 06:45

Kudüs menkıbeleri ve çıfıtlar!

Sınavda, ‘Allah ile ilgili’ bir soru gelmiş, öğrenci de, ‘Allah; ne arazdır, ne cevherdir’ diye cevap vermiş. Sınav komisyonu üyesi olan Temel de demiş ki, ‘koçum sen aslında Allah yoktur diyeceksin ama; dilin varmıyor’.  Bu işin latifesi idi. Simdi konumuza dönelim. 
Kudüs ile ilgili olarak üç tane yazı kaleme aldım. Bunlardan ikinci ve üçüncüsünde aslında ‘iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırırcasına’ öz eleştiri yaptım, çözümü de detaylı olarak ortaya koydum. Ancak gördüm ki; bunlardan ikinci ve üçüncüsü görmezden gelinerek sadece ilk yazı konu edinildi ve ‘Kudüs Menkıbeleri’ başlığı ile olumsuz eleştiri yapıldı. Hem de; aşağılarcasına, makara kukara geçercesine. Öyle ki ismim de birkaç defa zikredilerek. Bu eleştiriyi yapan da; aynı gazetede yazdığımız Hüseyin Şengül. Bazı sağlık sorunları nedeniyle cevap vermekte geciktim. İmdi konuyu biraz daha irdeleyelim...
Olabilir, hatta olmalı da. Bendeniz bu konuda okyanus gibiyimdir. Ancak görülüyor ki Hüseyin Şengül, din olgusuna ‘metafizik..’ hatta  hiç kusura bakmasın önyargı ile yaklaşıyor. Haliyle karşılıklı münazarada ister istemez zamin kaybı yaşanması muhtemel. İslam İlahiyat iteratüründe, herhangi bir işi gerçekleştirmek için, önce "Fiili Dua" yerine getirilir. Yani ter akıtılır. Bu İslam İlâhiyatı terminolojisinde; Farz’dır yani zorunludur. Sonrasında ise bazıları kabul etmese de, "Sözlü Dua" yapmak da gereklidir. Ben de yazılarıma sözlü dua ile başlayarak, bir takdim ve te’hir olayı gerçekleştirdim. Aslında söz konusu yazı ile amacım, Gönenli Mehmed Efendi’nin yaptığı sosyal çalışmaları, burs bularak yetiştirdiği binlerce öğrenci ve Reisu’l Kurra olması yönü ile, İslam dünyasındaki saygınlığını dile getirerek, duanın da bu işte gerekli olduğunu vurgulamaktı. Çünkü; İlahi olmayan inançlarda dahi kutsalına gidip sığınmak vardır. Zaten bunun aksini düşünmek; eşyanın tabiatına aykırı olur. Çünkü bu; insanın doğasında var.  
Konuya dönecek olursak, tecrübe edildi ki; çok iddialı olarak ortaya çıkan ne komünizm ve ne de kapitalizm insanlığa mutluluk getirebildi. Bu da zorunlu olarak ideolojiler dönemini sona erdirdi. Bunun üzerine insanlık yeniden dine sarılmayı haklı bir şekilde tek çare olarak gördü. Bu minvalde Kilise, Orta Çağ'da Galileo'yu aforoz etmesi ile bu sınavı veremedi. İnsanlığın önünde kala kala, kendisini koruyan ve de yenileyen İslam dini kaldı. Çünkü bu din; daha Yüce Kitabı’nın ikinci Suresi’nin başında, ‘Kendisinde şüphe olmayan Kitap’ (Bakara, 2/2) diye bahseder. Öyle ki, ‘Yaratan Rabbı’nın adı ile oku..’ (Alak; 96/1-5) diye başlayan bir Kitab’ı var bu dinin. 
Gerçekten hak ederek ve dalavere yapmadan Nobel almış bir tane bilim adamımız var. Amerika’da çalışan kimyager bir bilim adamımız. Nobel alınca ne kadar da sevinmiştik. Kutluyorum kendisini. Ancak; Nobel almış hiçbir eser bile, ‘oku’ diye başlamaz. Çünkü bu Kur’an’a ait. Ancak bu durumu elbette hakkıyla bu kitabı özümseyenler anlayabilir. İşte; insanlığın yegane umudu olan bu dine ve mutluluğa rağbeti engelleyebilmek için, batıda sanayici, aydın ve siyasetçiler ittifak ederek, İslam coğrafyasında bir sürü senaryo yazıp uygulamaya karar verdiler. Hem de Müslümanlardan kotardıkları taşeronlar aracılığı ile. Bu çok önemli idi.  Bu taşeronların isimlerini burada vermek fuzuli olur.  Aslında, bu emperyalist güçler, yerüstü ve yeraltı zenginliklerimizi sömürürken bir de tahrif edilmiş muhafazakar Yahudilik doğması buldular. Arz-ı Mev’ud, yani Yahudilere vaad edilmiş toprak anlayışı. Bu vaadedilmiş topraklar bizim de yirmi küsur ilimizi kapsıyor. Bu toprakları istila etmeleri lazım. İşte bu hurafeyi batılı emperyalistler sömürü eylemlerine araç olarak kullanıyorlar. Ortadoğu'da pek çok yer gibi Kudüs’te bu sebeple zulüm çekiyor. 
Bildiğimiz gibi; İslam dininin temel referansı; "..bir cana haksız yere kıymanın tüm insanları öldürmek, bir canı yaşatmanın tüm insanları yaşatmak... " olduğu (Maide, 5/32) ayetinde açıklandığı gibi şiddet ve terörden kaçınılmasıdır. Çünkü İslam kavramı; barışçı, barıştan yana olan anlamında, ‘silm’ ve ‘selam’ köklerinden türemiştir. ‘Müslüman’ da; barıştan yana olan kimsedir.  Zaten Yüce Allah; kullarını dine davet ederken, ‘Ey inananlar; hepiniz birden silme, barışa, huzura girin’ (Bakara, 2/208) buyuruyor. Hz. Muhammed de, Müslüman’ı; 'kimseye zarar vermeyen kişi’ olarak tanımlıyor. Bu bilinmiyor mu? Elbette biliniyor. 
İslam'a olan yönelişi engellemek için; dinle olan sorununu açıktan dile getirmek; sosyal tepki endişesiyle cesaret istiyor. Peki, bu durumda ne yapılmalıdır? Yapılacak olan; İslam'ın metafizik yani alem ötesi, ölüm sonrası olduğunu, terör içerdiği anlayışını zihinlere yerleştirmek. Ayrıca bu dinde; öldürmeyin, barışı bozmayın, çalmayın, haklara saygılı olun, zulmetmeyin vb. buyruklarla ölüm ötesindeki hayatın kazanılmasını dünya hayatının düzenlenmesine bağlanıyor. Bir de bu dinin mensubu bilginler; bilim ve teknolöji tarihinde; Semerkand, Endülüs, beğenilmese de Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerini kurarak insanlığın hizmetine sunmuş. Grek dünyası filozoflarının eserlerini anlayamayan batılılar, İslam düşünürlerinin tercümeleri sayesinde bu filozoflara erişebilmiş. Endülüste kurduğu üç asırlık medeniyetle bugünkü Avrupa'nın teknik seviyesine kaynak olmuş.  
İslam dini için aklın önemini konuşmak ise tamamen akıl tutulmasıdır. Çünkü; ‘Aklını kullanmayanlara Allah; pislik yağdırır’ (Yunus, 10/100) diye bahseden başka bir kaynağı, tarih şimdiye kadar kaydetmedi. Ve Hz. Muhammed’in, ‘Müftüler/bilginler sana fetva verseler de aklına bir danış’ sözünü başka birisinin söylediğini de şimdiye kadar tarih yazmadı. Değerli okuyucularım; biz işte böyle bir dinin mensuplarıyız. Ehl-i Salib, hep korku içerisindedir. Müslümanların yeniden atağa geçmesinden aleni bir şekilde endişe ederler. 
Müslümanlar olarak bizim suçumuz yok mu? Elbette var, biz de Kur’an’daki İslam’ı bir an önce yaşamımıza indirgemeliyiz. Yani bizim yaşadığımız din; Kur’an-ı Kerim’de bizi ‘karanlıklardan aydınlığa çıkarmak  için gönderilen (Bakara, 2/257) din ile örtüşmeli. Buradaki eksiğimizi de öz eleştiriye açık olup gidermeliyiz. Geçmişteki başarılarla övünmek yerine, artık bugün müslümanlara yazılan senaryolara rağmen; 'yeni şeyler söylemeliyiz'. Selam ve saygı ile..
Not: 
'Kudüs Menkıbeleri' başlığı altında bir dizi eleştiri getiren Hüseyin Şengül'e genel manada bir hatırlatmada bulundum. Hatırlar mı bilmiyorum. Fakat Şengül'ün, "Uzun lafın kısası: İslam dünyasındaki mübarekleri toplayın, salın İsrail’in üzerine. Zeus’un yıldırımlar saldığı gibi bu mübarek efendiler de İsrail Yahudisini yıldırımlara boğsun. Öyle ya, madem 3 yıldır yağmur yağmayan Kudüs’e bunlar girince yağmur yağıyor; şimdi de o ‘çıfıtarı’ tufanda boğsunlar!" sözleri belli ki, Kudüs için yapılanlardan duyulan rahatsızlığın en bariz göstergesi. Belli ki yıllardan beri devam eden zulme; inanç ve kimlik eksenli bakışın ürünü. İşte buna üzüldüm.

Yorumlar (1)
dursun urluca 3 yıl önce
bizim hedefimiz rızayı ilahidir elbette karınca misali safımız bellidir haktan ve haklıdan yanayız sivrisinek rüzgara karşı oluşu gibi olanlar olacak aldırma dediklerine aynen katılıyorum kalemine diline sağlık ALLAH feyzini artırsın