29.12.2017, 06:48

Kuran’daki islam'a dönmek

   Mustafa Bekaroğlu’nun yazısındaki samimi ama sonuçsuz özeleştiri cümlesini yazının başlığı yaparak dünkü yerden yine maddeler halinde devam ediyorum.  
***
   1) Bekaroğlu, İslam düşmanlarının “İslam’a olan yönelişi engellemek için; …yapılacak olan; İslam’ın metafizik yani alem ötesi, ölüm sonrası olduğunu, terör içerdiği anlayışını zihinlere yerleştirmek.” çabasında olduklarını söylüyor. İşin metafizik kısmına önceden değinmiştim; şu kadarını söyleyeyim, ölüm sonrası, metafiziğin küçük         bir kısmıdır. 
***
   Burada asıl olan İslam ve terör kısmıdır. İslam terörle özdeşleştirilemez ve bir terör dini olarak lanse edilemez. Böyle düşünüyorum. Ama mesele burada bitmiyor. Yaşananlara ne diyeceğiz? Mesela Taliban’ın, El-Kaide’nin, IŞİD’in, Boko Haram’ın İslam adına söylediklerine, yaptıklarına ne diyeceğiz? Onların yaptıklarının İslam’la hiçbir ilgisi yoktur. Tamam ama onlar, ben bunları İslam adına yapıyorum diyor ve İslam literatüründen de kendince bir yığın dayanak     sunuyor. 
***
   İslam’ın terörle anılmasına karşı çıkanların ilk yapması gereken, mütedeyyin Müslümanların bu ve buna benzer insanlık düşmanı örgütlere açıktan karşı çıkmaları ve Kuran gibi kutsal kitabı o katillerin ellerinden almalarıdır. Öyle her örgütü    Batı’nın kurduğu iddia edilerek bu sorumluluktan kaçılamaz. On binlerce radikal militan, üstelik eşleriyle birlikte yarattıkları savaş alanlarında bulunuyorlar. Herhalde bu kadar çok Müslüman militanı da emperyalistler imal etmedi. Onlar robot da değiller. Basbayağı İslam adına bir şeriat iddiasında ve dayatmasındalar. Gerek dini lafızlarda ve gerekse silah kullanmada sofistikeler. Bu anlayışa sahip radikaller, Bekaroğlu gibi Müslümanları bile beğenmeyerek kesebilirler değil, keserler!
***
   2) Bekaroğlu, “Grek dünyası filozoflarının eserlerini anlayamayan batılılar, İslam düşünürlerinin tercümeleri sayesinde bu filozofların eserlerine erişebilmiş.” diyor. Evet iyi, güzel de bu İslam filozofları kimler ve başına neler getirilmiş? 
***
   9. yy’den 12. yy’e kadar İslam tarihinin neredeyse 300 yıllık süresini kapsayan Mutezile diye adlandırılan devasa bir felsefe akımı/okulu var. El Kindi, Farabi, El Biruni, İbn Sina, Fahreddin Razi gibi matematik, tıp, astronomi, fizik, kimya ve felsefeyle iştigal eden değerli şahsiyetler ve filozoflar. İslam uygarlığının ulaştığı yüksek seviye, bu döneme tekabül eder. 
***
   Peki, bunlara ne oldu?
   Dönemin iktidarları/halifeleri İslam rasyonalizminden, akılcı felsefesinden ve biliminden korktular. Çünkü bu akımın sorgulama, araştırma dinamiğinin kendileri için büyük tehlikeler doğurabileceğini gördüler. Bunun için iktidarlarını tahkim edecek bir din yorumunu filozof Gazali yoluyla öne çıkararak, mutezile ekolünün sonunu getirdiler. Aslında bu dönem, İslam aydınlanması dönemiydi. 
***
    3) (İslam’ın) “Endülüs’te kurduğu üç asırlık medeniyetle bugünkü Avrupa’nın teknik seviyesine kaynak olmuş.” diyen Bekaroğlu’na basit bir mantık sorusu sormanın sırası. İslam Endülüs’te Avrupa’nın tekniğine kaynak oluyor da neden ana merkezlerinde (Arabistan, Mısır, Kuzey Afrika) teknik kaynak olmuyor? Bu bölgeler kendilerini neden geliştiremiyorlar? Bu görüş, gerçeği         yansıtmıyor!
***
   Bunun için iki noktaya bakmak gerekir. Birincisi, Avrupa’da kapitalizmin tarihine; ikincisi, yukarıda sözünü ettiğim İslam akılcılığına indirilen darbeye! Kapitalizm neden Batı’da gelişti de Doğu’da gelişmedi?  Bu tarihi sorunun cevabı için Doğu’da merkezi devletlerin/imparatorlukların/monarşilerin yapısı ile bu yapının dinle kurduğu ilişki biçimlerine bakmak gerekir.
***
   4) Bekaroğlu nihayet bir özeleştiri kapısı açarak “Müslümanlar olarak bizim suçumuz yok mu? Elbette var; biz de Kur’an’daki İslam’ı bir an önce yaşamımıza indirgemeliyiz… Geçmişteki başarılar ile övünmek yerine, artık bugün Müslümanlara yazılan senaryolara rağmen; yeni şeyler söylemeliyiz.” diyor. Bir parantez açıyorum; burada “indirgeme” kelimesinin sehven kullanıldığını, aslında uygulamalıyız anlamını kastettiğini varsayıyorum. 
*** 
   Ancak özeleştiri, yüz yıllardır söylenen ama bir türlü hayata geçirilemeyen “Kuran’a dönmeliyiz” retoriğinden öteye geçemiyor. “Kuran’a dönmeliyiz” cümlesi, kendi içinde bir somutluk, deneysellik, maddi ölçü taşımadığı için, nazil oluşundan sonraki dönemler için bütün kapsamı ve anlamıyla hayata geçirilemiyor ya da daha doğru bir deyimle egemen yorumlar biçiminde uygulanıyor. Sünnilik, Şiilik ve daha bir yığın yapılar… 
***
   Neden? 
   Çünkü dinlerin ontolojisi, iki nedenle daima yoruma açıktır. Bir kere, toplumsal hayat sürekli bir değişim içerisinde. Dolayısıyla dinin vaaz ettiği bazı kurallar, toplumun ve bireyin değişen hayatına göre yorumlanma zorunda kalınıyor. Bugün, doğası gereği dünün pratiğine uyarlanamaz! Hz. Muhammed’in ölümünden en az 200 sene sonra yazılan hadis kitaplarının yazılma nedenlerinden biri de bu durumdur. 

***
   Ancak daha önemli ikinci neden ise, Kuran (Tevrat ile İncil’i de bu kategoriye dahil edersek) Allah’ın kelamı olması hesabıyla değiştirilemez birer dogma olarak pozitif bilimler alanına dahil edilemez. Bir başka deyişle denenemez, laboratuvara sokulamaz, maddi ölçülere tabi tutulamaz vb. Yani Su 100 derecede kaynar, demir 1000 derecede erir vs. bütün bunlar tartışılmaz, yoruma tabi tutulamaz. Somuttur. Fakat Kuran’da her ne kadar bazı somut kurallar belirlenmiş olsa bile bunlar sosyal, siyasal, ahlaki gibi alanlara ait oldukları için hala yoruma tabi tutulmakta. 
***
   Pekâlâ, işin bu kısımlarını silelim. Konuyu bu açıdan ele almak yerine daha kısa ve somut durumlardan hareket edelim.
***
   Bekaroğlu gibi birçok insan “Kuran’daki İslam’a dönmeliyiz”, “Asr-ı saadet dönemine dönmeliyiz” diyorlar. 
   Peki, nedir Kuran’daki İslam?
   Nedir Asr-ı saadet dönemi?
***
   Bırakalım İslam dünyasını, bırakalım Türkiye’yi, şu İstanbul’daki Müslümanlarda veya bunların önde gelen kesimlerinde bu konuda bir fikir birliği var mı? Yüzlerce yıl aynı önerme söyleniyor da neden Kuran’daki İslam’ın ne olduğuna dair somut bir birliktelik sağlanamıyor?
***
   Bunun sağlanamaması bir eksiklik veya suç değil. Bu durum dinlerin ontolojisinden ileri gelir. Din, aynı zamanda bir yorum işidir. Bir Kuran var ama bir buçuk milyar farklı Kuran algısı olabilmekte. Bunca mezhebin, bunca tarikatın çıkışı, işte bu algı farklılığındandır.
***
   Kuran’dan her Müslüman Bekaroğlu gibi barış, sevgi, dayanışma, akıl yürütme sonuçları çıkarmıyor maalesef! Aynı Kuran’dan şiddet, dayatma, zorlama, kadını ezme, kelle kesme gibi sonuçlar çıkaranlar da var. İslam’ı bunların kanlı ellerinden kurtarmanın sorumluluğu da mütedeyyin Müslümanlara düşüyor. 
***
   Bu toplumda çok insanın canı acıyor. Bekaroğlu, “(sakalsız erkekler için) Şimdi yakınına gelene kadar onu kadın zannedersin. Allah muhafaza bir sürü düşünceye de girersin." diyenler; kefen, terlik satanlar; Manisa’nın üzerine gelen depremi ellimle geriye ittim, Allah’la konuşarak depremi doğuya gönderdim” diyenler, eşofmanlı kızları çıplak görüyorum diyenler İslam’ın neresindeler? Kılla, tüyle, kadınla, türlü türlü cinsellik fetvalarıyla uğraşan binlerce örnek var. Çocuklara tecavüzcüler var! Bu şarlatanlara karşı çıkan bir Müslüman topluluk, cemaat, kesim var mı? Önce Müslümanlar dinden hurafeleri temizlesinler ve şarlatanlara karşı itirazlarını yükseltsinler.
***
   Bütün İslam alimleri ve önde gelen kesimleri bir araya gelsin, yıllarca da istişarede bulunsunlar; Kuran’daki İslam’ın ne olduğu hususunda bir fikir birliğine varabilirler mi?
***
   Sonuçta biz toplumsal hayatımızdaki iktisadi, siyasi, sosyal konuları, emperyalizm, uluslararası ilişkiler, iktidar ve muhalefet meselelerini İslam bağlamının dışında, bu disiplinlerin kavram ve yasalarıyla ele almalıyız. Diğer türü, kafamızı kuma gömmek olur. Emin olun, egemenlerin ve emperyalistlerin istediği de budur!
***
    Elbette İslam dininin vaaz ettiği bir dünya var. Ancak İslam ya da başka bir dinin bir toplumsal sistem/yapı (iktisadi yasalarından hukukuna kadar) olarak bir dünya tasavvuru yoktur ve olamazda. Dinin amacı da bu değil.  

Yorumlar (0)

`)}});