05.08.2021, 07:00

Kuşun ağıtı

Sabah şafak vakti daha güneş doğmadan kalktı ve sahile indi. Şehir sessiz, koca sahilde bir sessizlik var… Birkaç şeye rastlayabilmek bile mucize sanki.
Sanki ruhsuz bir gün…
Tepede henüz kısık ışığını çekmemiş olan sabahyıldızı, pusluydu bu gün… Görenlere nasılda parlayıp, göz kırpardı oysa.
Sisli puslu dağların üzerinde parlayan o iri sabahyıldızı saklanacak yer arar gibi…
***
Daha iki gün önce yerlerinde canlı canlı duruyorlardı… Şimdi duman kaplı dağların eteklerinden, genzini yakan kokusunu duyu-yordu o güzelim ağaçların.
Ne taşlar, ne ağaçlar, ne çiçekler, ne de bu masmavi deniz bir şey söylemiyordu bu gün.
Oysa onlarla hep konuşurdu. Şimdi hepsi susmuş donmuşlardı sanki.
Belki bir türlü anlayamadıkları insanımsıların yaptığı bu cinayeti kınama suskunluğuydu onlarınki…
**
Ama o, "o insanımsılara, insan müsveddelerine hiç benzemiyordu ki… Her mevsim ağaçların köklerine çıplak ayaklarını koyar gövdesine sarılır kuvvet alırdı yeşil yapraklarından…
Kendini ağaç bile sanırdı bazen… O da suskundu şimdi acı çekiyordu.
Hani çok yorulmuştu da şehrin keşmekeşliğinden kısa bir kaçış yapıp nefes alacaktı güya…
Dağlardan, ormanlardan. Vahşeti yaşadığı sürece unutulmayacak bir tatil…
Şimdi ise… Onun içindeki sessizliğin çığlığından başka bir şey yok!
**
Sıcak güneşin altında yeşil yapraklarıyla yaşamak da olan ağaçları şimdi tutuşturmuşlardı ruhsuzlar. Susuz kalmış kurak topraklar bile böyle ihanet etmemişti üzerine basanlara.
O iki paralık şefsizlerin ateşiyle yanmaktansa güneşte kurumak daha şerefliydi onlar için.
Büyümesine ve vakti saati geldiğinde eceliyle ölmesine fırsat verilmeyen bebeler gibiydi şimdi ağaçlar…
Hayatının belki de en sessiz bir susuşunu yaşadı gördükleri karşısında. Sessiz ama ciğerleri çığlık çığlığa…
Bir doğa yıkımı hem de asrın en büyük cinayetlerinden biri daha…
Öldürülen insanların katillerinin seneler geçse de yakalanmaması ve "faili meçhul" cinayeti gibi olacak…
**
İlerledi Sabahyıldızı yine de yol gösteri-yordu ona. Gözünde biriken ama bir türlü düşmeyen kocaman gözyaşından göremediği yolları aydınlatıyordu…
Nihayet varmıştı oraya. Genzini yakan koku ve duman daha yoğundu burada. İlerideki ağaçlar halen cayır cayır yanıyordu. İnsanlar çığlık çığlığa oradan oraya çıldırmış gibi koşuyorlar yangını söndürmeye çalışıyorlardı.
Sandaletini çıkarıp eline aldı. Ateşi yeni sönmüş ağaç küllerinin üzerine bastı, ayak tabanları onlar gibi yansa da…
Onların acılarını daha yakından yaşamak istiyordu.
**
Birden ayaklarının dibinde cılız bir çığlık duydu. Küçük bir serçe, yanıp kavrulmaktan kurtulmuş ama dumandan boğulup ölen küçük serçenin etrafında acıyla fır fır dönerek, ölüsüne bakıp çığlık atıyordu.
Korkunçtu!!!
**
Acımasızlar belki bu kuş gibi kaç canı da telef etmişlerdi. Ağlayan kuşun yanına oturdu.
Kuş onu görmüyordu bile… Sevdiğinin etrafında kanatlarını çırparak feryat ediyordu.
Kim yazmıştı bu şiiri bilmiyordu ama… Nasıl da tamamlıyordu bu vahim sahneyi;
"Ölümü sen öğrettin bana.
Ansızın geliyor ölüm çoğu zaman istemesek de
Ve çoğu zaman en sevdiğin yüreğini alıp gittiği için,
Ölüm böyle ağır geliyor bu gön(ü)le,
Biliyorum bir yere kadar bu yolculuk…
Yol bir yere kadar…
Ölüm öylesine gerçek
Hayat, öylesine gerçek bir yalan ki…
Ölüm en büyük bir sınav oluyor
Giden içinde, Kalan için de…"
***
Güneş her şeye rağmen uzaklardan yine doğmaktaydı.
Kuşun açık olan alt gagasının üstüne bir "damla yaş" düştü. Kuruyan ağzını ıslatmak için…
Şaşırdı… Kendi gözyaşı değildi bu düşen. Yukarı baktı…
Sabahyıldızı ağlıyordu.

Yorumlar (1)
Çetin Çağatay 2 ay önce
Maide hocam kalemine ruhuna sağlık çok guzel yazı.
????????????????