13.08.2021, 06:58

Kutuplaşan dil

Bir insanın başına gelen en kötü şey sevgili okur, az yaşamasından ziyade birbirinin aynı günleri bir saat gibi hiç durmadan ve çaresizce yaşamasıdır. Hepimiz elimizin kolumuzun bağlandığı günler geçiyoruz. “Bir yazdı artık geçmiş olan, oysa hâlâ tenimde tuz tadı, aynı ağlardan çıkardığımız, bir akşam güneşiyle balıkları” der yazı anlatan dizelerinde Ataol Behramoğlu. Ancak bu yaz Ataol Behramoğlu’nun bu güzel dizeleri gibi güzel başlamadı ve bana kalırsa hatırlamak istemeyeceğimiz bir yaz gibi kaldı hafızalarımızda. Çünkü bu yaz, ülkenin batısı ve güneyi yandı. Kuzeyini ve kısmen doğusunu sel aldı. Göbeğinde bir aile katledildi. Kadın cinayetleri hız kesmeden devam etti. Şu sıralar ise oksimoron cümleler gibiyiz. Koca ormanda tek başına cayır cayır yanan bir ağaç gibi yalnızız. Su dökmeye gelenimiz yok. Kafamızın içinde “havasına, suyuna; taşına, toprağına” dizeleriyle başlayan şarkı “bir dikili taştan gayrı nem kaldı” türküsüyle bitiyor. Çıkış yolu arayan insanlar, bir sonraki gün artık bir önceki günden daha kötü geçmesin dileğinde bulunurlar. Tam olarak halimiz bu. Tavrımızı kestirmek ise zor. Ağzımızı bantlayarak sokakta dolaşmayı düstur edinmiş gibiyiz. Sahi neydi yaşamak? Nefes alıp vermekten başka bir şeylerin de olması lazımdı sanki yaşamak için. Cebinde para olması gibi, korkusuz bir ifade özgürlüğü gibi, gülümsemek gibi...

Alışkanlıktan mıdır nedir kızamıyoruz bazı şeylere ve “yangını söndürmek için tekbir getirin” diyen şeyhlere. Pişkince yapılmış “iyi ki evlerimiz yanmış diyecekler” açıklamalarına da artık sadece gülüyoruz. Çünkü elinden bir şey gelmeyince gülmek, çaresizliğin dışa vurumudur en azından bunu yaşayarak da olsa biliyoruz. Ya da hep “iyi ki var” diyoruz yitim giden canlara. Umursamıyoruz onların hayatlarını. O an ordaydılar ve cesaret gösterdiler ya yeter bizim için! Halbuki “iyi ki var” yerine “hep var olmalılar” dememiz gerekmiyor mu Eren’lere ya da Şahin’lere? Esra’lar, Elif’ler, Eda’lar ve adını yazmadığım binlerce yitip giden canlar evet, “iyi ki vardılar” fakat öldükleri ölçüde hatırlandıkları için değil yaşadıklarını, gülümsemelerini, gezmelerini, özgürlüklerini yaşarken hissettikleri için “iyi ki var olmalılar, var olmalıydılar.” Peki bu nasıl mümkün olabilir bilen var mı? Canın sadece sayısal bir nicelik kazandığı “ormanda yangın olur da canlar ölmez mi kardeşim, neyse parası veririz” cümlesinin arz-ı endâm eylediği bu topraklarda sahiden iyi ki var olabilmek için kötü bir şekilde ölmek mi gerekir?

Aslında kaotik bir resim çizmiş ressamın mürekkebi gibiyiz. Siyasi görüşümüze göre suçluyor ya da savunuyoruz. Örneğin muhalifsek;  “neden alınmadı bu yangınların önlemi kardeşim?” diyoruz. Yandaşsak; “dünyanın en iyi itfaiyesi bizde, daha ne yapsın devlet kardeşim?” savunmalarını yapıyoruz. Ya da her toplumsal faciada önümüze atılmış “çaylar” için yine taraftar oluyoruz. Yangında, selde hatta herhangi bir yerin açılışında, herhangi bir mitingde çay dağıtılmasını bir kısmımızca eleştirebiliyoruz. Diğer kısmımızca da “Bu Osmanlı geleneği kardeşim” diyerek geçiştirebiliyoruz. Halbuki çayın tarihini biraz araştırsak bunun Osmanlı geleneği olmadığını ilk çay tarımının 1924’te başladığını bileceğiz. Ama araştırmaya vaktimiz yok sanıyorum ki. Ayrıca gündem yoğun ve olması gerektiğinden daha fazla üşengeciz şu sıralar. Fakat gerçek şu ki memlekette toplumsal facia boyutunda doğal afetler oldu ve bu acıda da yine kutuplaşan bir dil etrafa yayıldı. Yangınlar söndürülüyor ya da yanacak bir yer kalmayınca kendiliğinden duruyor. Peki bu kutuplaşan dilimizi nasıl soğutabiliriz? Kutuplaşma yani bir çeşit “kireçlenme.” Hep bir tarafın haklı olmak zorunda olduğu düzende kendi tarafının hep doğruyu savunduğunu düşünen bireyin ya da topluluğun karşı tarafı bu haklılık doğrultusunda şeytanlaştırması. Kısaca “bizden iyi mi bileceksiniz?” savcılarının hiçbir zaman empati yapmaması. Kutuplaşmış dil ise, kendi ayakları üstünde duramayan bireylerin birbirlerinden güç almak suretiyle oluşturduğu bir dil. Ortaya atılmış bütün süreçlerin bir kan davası şeklinde ilerlemesi. Hâl böyle olunca da kutuplaşmış bir toplumda akıl, ilim, bilim ya da liyakat gibi kavramlar yoktur. Sadece “senden, benden, bizden” tavrı hakimdir. Bu yüzden de işin ehlini aramak yerine işe alınacak bireyin kimlerden olduğuna bakılır. Dolayısıyla zaman “taraf olmayanın bertaraf olduğu” bir zamandır. Ülkenin verimli topraklarında dahi İbn-i Haldun’un “coğrafya kaderdir.” anlayışının yeşermesidir. Yani memlekette bir yangın çıktığında “neden önlem alınmadı?” “yangını kim çıkardı?” sorularının yanıtsız kalması da bu kutuplaştıralan dilin var olmasıyla açıklanabilecek bir durumdur. Çünkü sorumluyu ararken sorduğunuz sorular kraldan çok kralcı olanların bütünleştiği tarafın arkasında yer alarak kullandığı kutuplaştırıcı dil ile geçiştirilir. Kutuplaşan dili soğutabilmek için ise sanıyorum empati yeteneğini geliştirmek ve ötekiyi anlayabilmek gerekmektedir. İşte o zaman büyük Aristo öğrencisi İbn-i Rüşd gibi “akılcı” düşünerek bu kutuplaşmış dili kısmen de olsa yok eder ve asıl sorumluları bulup geleceği daha güzel inşa edebiliriz. 

Truman Show

1998 yapımlı yönetmenliğini Peter Weir’in yaptığı, Andrew Niccol tarafından yazılan ve Jim Carrey’nin başrolünü oynadığı kült bir film Truman Show. Filmin konusu ise kısaca şöyle; çok güzel bir adada yaşayan Truman’ın kendisi dışında her şey sahtedir. Ve doğduğu günden itibaren seyirciler tarafından izlenmektedir. Truman bunu belli bir yaşa kadar hiç fark etmez. Ancak öldüğünü sandığı çok sevdiği babasını bir gün karşısında görünce dünyası alt üst olur. Gerçeklerle yüzleşmeye başlar. Ve biz seyirciler, Truman’ın artık o sahte dünyadan kaçış mücadelesini izlemeye başlarız.

Aslında ara ara açıp izlemek gerekiyor Truman Show’u. Zira aynı dünyaya sahip olduğumuz bir karakteri izlemek bizi her zaman derinden etkiler. Öyle ya bizim dünyamızda da Rtük Başkanı Ebubekir Şahin’in orman yangınlarını gösterilmemesi için önlem aldığı belirtiliyor. Bir zamanlar çeyrek doların arttığını söyleyen iktidara yakın medya kanalları orman yangınıyla mücadelede bir benzerimizin olmadığından bahsediyor. Onca işsiz üniversite mezunu varken bolluktan ve bereketten bahsediyor bir takım yöneticiler. Esnaf kepenk kapatırken, sığınmacılar ülkenin artık ucuz iş gücünü oluştururken, intihar vakaları günden güne artarken “Strong Turkey” mesajları her yere yapıştırılıyor. Bu kurgulanmış düzeni anlamaya çalışırken bir parça da olsa kendimizi yalnız ve çaresiz adam Truman gibi hissetmemiz gayet doğal değil mi?

İyi ki yapmışım

Geçtiğimiz günlerde envai çeşit içerik izleme platformu olan Netflix’de yayımlanan bir Metin Akpınar belgeseli, iyi ki yapmışım! Bu belgeselde Türk sinema, tiyatro oyuncusu, üstat Metin Akpınar yaşadığı hayatı bizzat kendi ağzından anlatıyor. Ama ne anlatış! 1941’de başlayan yaşam öyküsüyle birlikte siz de izlerken kısa dönem bir Türkiye Tarihi izliyorsunuz. Devekuşu Kabare’nin ortaya çıkış öyküsüyle gülüyor, şu dönemde neden yapılamamasıyla hüzünleniyorsunuz. Kendisini öveceği yerde övüyor, eleştireceği yerde “evet, yanlış yapmışım burada.” diyor sevgili Metin Akpınar. Keşkeyi sevmediğini ve her ne yaparsa yapsın “iyi ki yapmışım” etiketiyle samimi bir şekilde dile getiriyor. İlk aşktan, sahnelenen oyunlardan, gidilen turnelerden, Haldun Taner’li, Perran Kutman’lı, Zeki Alasya’lı, Kenan Evren’li, Turgut Özal’lı, Bülent Ecevit’li, Uğur Mumcu’lu, Mehmet Ali Birand’lı anekdotlardan bahsediyor. Kısaca sanatıyla var olmuş bir ustanın hayat hikâyesiyle sizi derin bir yolculuğa çıkarıyor. Malum haftasonu da yaklaşmışken bu samimi belgeseli izlemenizi içtenlikle tavsiye ederim. Çünkü içinden güzel çıkarımlar yapacağınız aşikâr.

Haftanın çak beşliği
Ayten Alpman-Memleketim
Mahzuni Şerif-Nem Kaldı
Adamlar-Utanmazsam Unutmam
Kaan Boşnak-Barbar
The Beatles-Let It Be
“İyi bir hafta diliyorum herkese ve daha güzel gülümsediğiniz günler.”

Yorumlar (2)
Gizem 6 ay önce
Şahanesiniz ???????? İyi ki yapmışım bu haftasonu izlenecek ????
Gizem 6 ay önce
Şahanesiniz ???????? İyi ki yapmışım bu haftasonu izlenecek ????