20.04.2021, 05:47

Makineleş-me!

Sabahları kimseyi uyandırmadan yola koyuluyorum. Ben de yalnızlığın dinini yayıyorum, Oğuz Atay gibi. Genellikle Tanrı misafiriyim. Kendisinin çok selamı var. Ve o diyor ki; “İnsanlar, ütopyada makineleşmiş varlıklar.” Şiddetle katılıyorum.

Hepimiz bir şeylere sahibiz. Biri olma yolunda ilerliyoruz. Çok satan kitaplı sohbetlerimiz var ve kesinlikle okunmaz onlar. Sadece üzerine konuşulur. Üstelik içimizden geçirdiklerimizle birlikte içimize çektiğimiz göbeklerimiz ve dinledikçe büyüyen gözbebeklerimiz var. Fakat bir türlü anlamanın dinlemekten geçtiğini bilmiyoruz. Çünkü; Mevlana’yı biliyoruz ama tanımıyoruz.

Bir parçası bile kendisinden çok daha tesirli yalanlarımız var, kadeh kaldırdığımız bardaklar ve biraz da kıskançlıklar... Hayvanat bahçesindeki bir maymunla ya da çadır tiyatrosundaki hilkat garibesiyle konuşmayız, sadece onlara gözümüzü dikip, bakar geçeriz. Yaşananlar ağzımızdan çıkarken, bir sığırın fabrikanın ön kapısından sağ girip, arka kapısından pastırma olarak çıkması gibi değişir. Özgürlüğümüze o kadar düşkünüz ki bazen eldiven bile giymeyiz fakat özgürlüğün katedilen mesafelerle değil de banyodaki çıplaklığı dışarıya yansıtmakla ilgili olduğunu pek anlamayız. Ailenin her türlüsünü Ortadoğu’ya benzetir, yalnızlığı batı icadı olarak tanımlarız. Ayakkabılarımızı yarım numara büyük alacak kadar da benciliz. Begonyalara altı ay su vermesen de ölmezler fakat biz, altı saniyede yok edebilir ya da yok olabiliriz. Bizi temel olarak insan yapan şeyler bunlar. Özümüz hep aynı.

Ancak bizi birbirimizden farklı yapan nedenler de var. İsmimiz, ismimizin önüne koyduğumuz ünvan ya da bağlı olduğumuz grubumuz. Doktor Ayşe, Avukat Selim, Gazeteci Duygu, Şair Muzaffer, Müşteri Yöneticisi Veysel, Gişe Memuru Nazlı, Amigo Okan, Beşiktaş’ın sol beki Rıdvan, Sağcı, Solcu, Rapstar, Popstar, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Ramazan, Cumhuriyet Savcısı Kemal ve diğerleri. İsminin önüne bir şey koyabilmek için koşturur durur insan. O kadar koşturur ki, unutur tüm değerlerini. Neleri göze aldığını, nelerden vazgeçtiğini ya da nasıl hissettiğini. Makineleşir. Biri olur ve kirletir gençliğini. Aklında sabahladığı geceler, şişmiş göz altları ve daha yarısında küllüğe basılmış sigaralar kalır.

Biri olur olmasına ama mutsuzdur hep insan. Olduğu yetmez insana. Fazlasını ister hep. Beklentisi çoktur insanın. Egosunu tatmin edemez. Bu yüzden de gerçek mutluluğa erişemez hiçbir zaman.

Mükemmelliğini, benzersizliğini, yaptığı işin önemini, bağlı olduğu grubun harikalığını abartmaya şevkle sarılmış bir reklam şirketi gibi davranır insan. Doğa ne kadar mütevaziyse, insan o kadar kendini haykırır. Sosyal medyası da bunun için vardır. Sürekli olarak “En güzel, en mutlu, en başarılı benim” der. Çünkü insan, öz propaganda hastalığına Narcissus’un binlerce yıl önce sabah uyanır uyanmaz göle “öz çekim” yapmaya gittiğinden beri kapılmıştır.

İşte bu biri olma peşinde koşarken makineleşmiş ve artık egoizmin zirvesine çıkmış insana, yine sosyal medya üzerinden seslendi sağ gözü görmeyen ve bir kulağı duymayan Tavşan Ralph. Önce insanı övdü. İnsanın üstün bir varlık olduğunu ve bu üstün varlık için bir denek olduğunu söyledi. Sonra yaşam amaçlarının bu olduğunu belirtti. Sonunda da “İyi ki güzel olmak istiyorsunuz yoksa biz işsiz kalırdık.” dedi ve ekledi;

“Normal tavşanlar gibi.”

İyi bir hafta diliyorum herkese ve makineleşmemiş bir yaşam, Tavşan Ralph’i anlayacak kadar da bir parça empati...


 

SEN HİÇ ATEŞ BÖCEĞİ GÖRDÜN MÜ?

Yılmaz Erdoğan’ın Hava Harp Akademisi’nde yaptığı askerlik sırasında yazdığı bir oyun, “Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü?”

Uzun yıllardır düşündüğü bir projeydi bu oyunu film yapmak ve sonunda gerçekleşti. Bana kalırsa, tiyatronun daha cana yakın ve daha sempatik oluşundan dolayı Demet Akbağ’ın yeri hala çok ayrı. Ama yine de Ecem Erkek, hakkını vermiş rolünün. 1950’lerden 2020’lere kadar beş dönemi, bir karakter ve o karakterin doğduğu aile üzerinden anlatan ve bir fotoğraf albümünün hikayesi olan bu filmi izlemenizi içtenlikle tavsiye ederim.

Not: İnsan istiyor ki “bana bir şeyhler oluyor” da yeniden düzenlensin. Nerde o günler?


 

Yorumlar (2)
Gizem 3 hafta önce
Kaleminize sağlık enfes bir yazı olmuş. Okurken kendime pay biçtiğim noktalar bulabilmek çok özeldi.
Gizemli 2 hafta önce
“Çünkü insan, öz propaganda hastalığına Narcissus’un binlerce yıl önce sabah uyanır uyanmaz göle “öz çekim” yapmaya gittiğinden beri kapılmıştır.”