Sokakta, caddede, işyerinde ya da şehrin meydanında tanıdık, aşina biriyle karşılaştığımızda, bütün samimiyetimizle, ona gülümser, hal hatır sorar ve sahiden iyi olmasını umarız. Bu bireysel karşılaşmada bütün insani ve ahlaki kapasitemiz öteki için iyilikler dilemekle meşguldür. O an çok masum, çok şeffaf ve çok duyarlı bir insanlık hali sergileriz. Bunu doğal olarak yaparız. Yapmacıksız, dolambaçsız ve samimi, öylesine sıradan ve mutlu. Bir beklenti içinde olmayız. Rekabet etmeyiz. Önyargılarımız çok geri planda ve asla yadırgatıcı hükümlerin saltanatına izin vermeyiz.
Yüzümüzde kocaman saf bir gülümseme, yürek atışlarımız annemizin helal ak sütü gibi damarlarımızda akar ve nabzımız neşe ile adeta bu tempoya ayak uydurur. Kalbi olan kelimeler havada mutlu mesut uçuşur. Kalp kalbi algılar. Ve ünlü deyiş gerçek olur. “Kalp kalbe karşıdır’’
Her şey o ilk selamın ya da o ilk merhabanın merhametine sığınmış, sevgi belki de ilk kez ilgi, bilgi ve sorumlulukla gönüllü bir şekilde kol kola girerek, yüreklerimize akmaya         başlamıştır.
İşte bu anlar benim “Kurban olurum’’ dediğim anlardır. Ne kadar da güzeliz. Ne kadar da zarif bir duyarlılık içinde insani ilişkilerimizi yönetiriz. Kocaman büyük bir şölenin tam ortasında tatminkar duygularla her şeyi izler, kendimizi bütün güzelliklerden sorumlu tutarız. Gecikilmiş bir şölene gider gibi telaşlı olsak da, içimizdeki duygu sanki muhteşem bir karanfil bahçesi.
İşte o zaman bir kahvenin, neden “kırk yıllık hatırı’’ heybesine koyduğunu anlarım. Heybede biriken sevgi, gül kelimelere dönüşür ve etrafını misler gibi kokutur. Evren mutludur. İnsanlık mutludur; çünkü çok samimi bir insana temasa tanıklık ediyordur. Özümüz bu diyorum sessizce. Biz aslında buyuz cümlesi gümüş bir nehrin zarif dalgaları gibi akar zihnimde.
Ötekinin o nurlu yüzüne dönüktür yüzüm. Esrarlı bir anın gizemli keyfini yaşıyorum. Çünkü karşımdakine bir hak ve ayrıcalıklı bir alan yaratmış oluyorum. Bir hak ve ayrıcalıklı bir alan! Benden talep edileni ziyadesiyle vermiş oluyorum. Zaten ne demişti filozof “vermek mutluluktur’’ ver ve mutlu ol.
Ama benim ilmim yetmiyor, o nedenle de “nedendir bilinmez’’ diyeceğim, bir şeyler oluyor ve bu harika insani atmosfer bozuluyor. İçtenlikle itiraf etmeliyim ki ben bunun neden böyle olduğunu bilmiyorum. Anlamıyorum. Algılayamıyorum. Kendimi de içinde bulmama rağmen, hangi nedenin , hangi dürtünün ve hangi gücün ben dahil hepimize bunu yaptığını bilmiyorum. Elbette yüzlerce neden sayabiliriz. Ve büyük ihtimalle o nedenler hepimizi ikna da edebilir. Ama az önce yaşadığımız o huşu içindeki ulviliği kaybetmeye değer mi?
Basit bir soru soracağım; hayatımızdan “sevgiyi’’ çıkarırsak yerine ne koyacağız?  Hayatımızdan “dostluğu’’ çıkarırsak onun yerine koyacak neyimiz var? Söz gelimi hayatımızda hiç fedakarlık, hiç dayanışma hiç hoşgörü olmasın, kendimizi nasıl hissederiz?
Ben çok berbat bir hayatımızın olacağına inanıyorum.
O nedenle o Mavi rüyayı korumalıyız. O mavi rüyadan arta kalanlar yetmez hiçbirimize. Yetmez.


DİKKATİNİZİ ÇEKEBİLİR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.