03.04.2020, 06:40

Ölüm seni almaya gelene kadar...

Bugünkü karanlık atmosferden çıkmak, o karanlığa takılıp, kalan sevdiklerimi oradan alıp, yaşamın diğer bir nedeni olan güzel duygulara taşımak için düşünüp, yazıma başlamadan önce Yılmaz Güney'in, 'Selimiye Mektuplar'ını tekrar okumak istiyorum.

Çünkü;

Artık herkes, hepimiz, sen yada ben.

'Seviyorum dediği insanı aramaz, onun özlemini giderecek bir ses vermez, hasretini giderecek bir resim yada eskiden daha kolay olan ve kapıyı çalmasını beklenen postacının getirmesini beklenen sevgi dolu bir o artık mazide kaldı denen aşk dolu bir mektup bile yazmayı düşünmez, eve kapatıldığı için hatırlayıp, sanaldan arayıp, yalandan da olsa seni eviyorum dediğine.

Yılmaz Güney, Nazım Hikmet hata ama gözlerine rağmen dünyanın yaşanması gereken bir alan olduğunu çaldığı, söylediği türkülerle anlatıp, etrafına ışık saçan Aşık Veysel'i düşünürken Galip Apaydın'ın 'Toz Duman İçinde' adlı kitabın da ele aldığı konunun ne anlam taşıdığını bugün yaşananlarla daha iyi anlıyordum.

Ve o sevgiliden kalanlarla hasretini gideren, onun anıları ile umudunu yitirmeyen ve onu dinlediği müziklerde aşık olan ve dinledikçe şair olup yazılar yazan ve okurlarının, 'Kim o güzel, gülen yüzlü?' diye sorarken o sevgili onca yazı onca müzik ve onca hasreti anlamaz, oralı olmaz ve açtığın kalbinde ki aynada gör beni bile demez.

Ve o seven hala ona sevgili diye hitap edip, onsuz aşkı yaşar, kendisini kandırırcasına.. 

Ve terör denilip, düşünceleri dolaysıyla hala hapiste olan ve virüsü Çin işkencesine çevirip, aşı, ilaç değil para derdine düşenlere inat ele aldığı son kitabı 'Seher'' i kime yazdığını sorup, kendilerinin nice Seherle sema çektiğini sorgulamayanlara inat düşündüklerini, duygularını aktarma cesareti ile 'Ne diyecekler, kim nereye çekecek?' diye düşünmeden, 'duygularına gem vurmadan anlatacaksın, dün olduğu gibi bugün yazdıklarını' diyerek devam ediyorum, Fakir Baykurt ve daha nicelerinin bugün unutulan ama bugün ölümün Corona adıyla geldi diye korkup, tırsıp şiirleri, sözlerine sarılınan onca aydın, yazar, düşünce insanına saygı diyerek..

Üzülerek düşünmeye başlar, Ve; 'bunca yazılan kitapların,  o hırsla tellerine dokunulan sazlarla, gitarlar, piyano ve daha niceleriyle söylenen türkü ve şarkların boşuna mı yazıldığını, söylendiğini kendi kendisine sorar.

Ve o sevgiliden gelecek bir ses ile pasları silineceğini umduğu kulaktan girip, kalbi sızlatan müziklerin boşuna mı çalındığını düşündürür.

Ama sevgili denen, ama taştan, buzdan daha soğuk daha duymaz, his etmez denene aşık olduğunu fark etmez aşkı kendisine Çin virüsünden daha işkence eden seven..

Ve başlar kendisini teselli, kandırmaya yeni bir müzik parçasıyla..

Ki; O müzik bile ağlar o sevenin haline.

'Sevmek, sevmek ne dokunmaktır, nede öpüp koklamak.

Saatlerce bir kare fotoğrafına bakıp, 

her bir zerresini en ayrıntısına kadar ezber etmektir.

Olur ya ,olur ya kavuşuruz umudu taşımaktır.

Uykuya dalarken bile sarılabilmenin hayali ile uymak

Avucunda tutuğun resmiyle sabahlamak,

Uyanınca ilk onu görmek için elini sol yanında ayırmamaktır..

His etmektir her dem mesafeler inat, uzaklıklara inat

Sevmektir, seve bilmektir aşk..' derken sevilen, sevdiği sanılan ne yapar, ne eder, umurun damı ki dünya.

Vallahi bilmem o düşünür mü, umurunda mı ama ben kararlıyım ve hala ret ettiğim virüs deyip, para derdine düşenlerin saçmalığına karşı duygularımla yaşamaya devam ölüm denenin sevdiğini, beni almaya gelene kadar...

Yorumlar (0)