21.11.2020, 05:56

Radikal kurban Berat Albayrak

Bir ekonomik ya da siyasi kararı kemaliyle değerlendirebilmek ve bu değerlendirmeden doğru sonuçlar çıkarabilmek her şeyden önce olgu ve değeri tek ve aynı şeymiş gibi ele almak gerekiyor. Yani bir tarafta tarafsız ve değerden bağımsız bir bilgi, diğer yanda da keyfi bir öznel değer arasında kimsesiz ve çaresiz kalamayız. Tam tersine, alınmış olan her ekonomik ve siyasi karar bize bir olgu ve değer olarak ulaşır. İşte bu noktada biz olguyu yani kararın kendisini ve değeri, yani kararın alınma nedenlerini birbirinden ayırma lüksüne sahip olamayız. Doğru bir algı için, kararı bir bütün olarak değerlendirmek durumundayız. 

Berat Albayrak Türkiye Cumhuriyetinin hazine ve maliye bakanıydı; İstifa etti. İstifa bir müessesedir ve herkes bu müesseseden etik dairesi içinde kalarak yararlanabilir. Etik dairesi, bu müesseseye neden başvurduğumuzu kamuoyuna açık seçik beyan etmekle vücut bulur. Çünkü halk adına irade kullanan bir birey, bu iradeyi neden kullanmaktan vazgeçtiğini izah etmekle sorumludur. Görev ve yetki nasıl açık ve şeffaf bir biçimde kabul ediliyorsa, görevden ayrılma da açık ve şeffaf olmak zorundadır. Bu açıklık ve şeffaflık olmadan ne erdem olur ne de etik. 

Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak, Berat Albayrak’ın ağzından ve onun cümleleriyle neden istifa ettiğini duymadık. Bilgilendirilmedik. Oysa bu kadar önemli ve hepimizin hayatını birinci derecede etkileyen bir hadisede ilk elden bilgilendirilmek, bizim anayasal hakkımızdır. Açık ki, vatandaş olarak söz konusu anayasal hakkımız hiç kimsenin umurunda değil. Eğer kol kırılıp yen içinde kalacaksa, bu istifanın hiçbir ciddiyeti yoktur. Daha doğrusu, söz konusu kurumun Türkiye Cumhuriyeti kurumları nezdinde bir ciddiyeti yoktur. O halde yapılan şey gayri ciddidir. 

Ben ekonomist filan değilim. Benden derin ekonomik analizler yapmak beklenilemez. Ama herkes gibi benim de bir hayatım var ve ben de ekonomik durumu, keseme yansıdığı kadarıyla tahlil ediyorum. Bildiğim şudur; gelirlerim artmıyor ama hayatımı idame etmek için satın aldığım her şeyin fiyatı neredeyse haftalık değişiyor. Durum hem semtin süper marketinde hem de mahallenin manav ve pazarında böyle. Bir hafta önce satın aldığım hiçbir şeyin sabit bir fiyat güvencesi yoktur. 

Bana göre bunun anlamı, ekonomik dengelerin ciddi biçimde bozulmasıdır. En azından aile bütçemin dengesizleştiği bir hakikattir. Eğer aile ölçeğimi büyütür, bunu ülke bazına yayarsam, bundan çıkacak sonuç, ülke bütçesinin de korkunç derecede dengesizleştiğidir. 

Ama Berat Albayrak istifasından önce mevcut hükümet bu gerçeği kabul etmeye yanaşmıyordu. Berat Albayrak’ın istifasından sonra bizzat cumhurbaşkanlığı ağzından acı reçetelerin duyurulması, bu ekonomik dengesizliklerin resmen kabulüdür. 

Berat Albayrak’ın İstifası, Berat Albayrak’ın beceriksizliğini göstermez; gösterir de, önce onu göstermez. Bu istifa, tam ve net olarak 2013 yılından bu yana sürdürülen ekonomi politikalarının iflas ettiğini gösterir. Hükümet, bu iflas için Berat Albayrak’ı radikal kurban olarak seçti. Çünkü Berat Albayrak’ı kurban etmeden, acı reçeteleri, resmi söylem haline getirmek mümkün olamazdı. 

Bu kararın saklamaya çalıştığı şey bir bütün olarak cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminin başarısızlığıdır. Çünkü bu ülkede yaşayan herkes çok iyi bilir ki, cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminde hiçbir kurum ve bakanlık özerk değildir. Hepsi, en sık halatlarla cumhurbaşkanına bağlı ve bağımlıdır. Söz konusu başarısızlık Berat Albayrak’ın başarısızlığı değil, cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminin başarısızlığıdır. Albayrak’ın istifası bu büyük gerçeği örtme operasyondur. 

Yoksulluğun asaleti

Sanki gök yarıldı.

Allah’ım, nasıl bir yağmur bu?

Ayakkabımın içi bile su doldu.

Ama, gözlüğümün, esas onun başına geleni anlatamam!

Gözlükle görme şansımı kaybettim ve hala durmak bilmiyor bu yağış.

Daha sokağın başına varmadan gördüm, yoksulluğun ayak izleri her yerde.

Adresi sormaya bile gerek yok.

Yoksulluğun kokusu adres olmuş ve ben buradayım diye sesleniyor gibi,

Üç katlı eski binalardan oluşan bir sokak bu.

Yağmur damlaları bile silemiyor bu yoksulluğun ayak izlerini.

Öyle çok sinmiş ki.

Öyle çok yaşanmış ki.

Sanki bir miras gibi devredilmiş kuşaktan kuşağa.

Aradığım ev buranın en eskisi.

Binada ki boya teslim olmuş çaresizliğe.

Hiçbir renge benzemiyor artık rengi.

Hiç bahar yüzü görmemiş gibi, ağlamaklı duruyor.

Ama sesini duyan olmamış.

Nasıl duyulsun ki, seslerin duyulmadığı bu ülkede?

Kapıya yönelirken bir çocuk kahkahası ile uyandım kaygılı düşüncelerimden.

Evet, yanlış duymadım.

Bir çocuk gülüyordu.

Gülmenin hiç uğramadığını zannettiğim bu çaresiz evde.

Ben kapıya dokunmadan ok gibi fırladı içeriden, çocuk.

Elinde tahta bir sopa, iplerle bir kılıç haline getirilmiş, sallaya sallaya koştu önümden.

Tahta bir kılıcın vermiş olduğu mutluluğu, yüreğinden gelen bütün sevinçle haykırıyordu ve o muhteşem kahkahasını atıyordu.

Allah’ım ne güzel bir tabloydu bu.

Kapı açık olduğu için yaşlı Hasan Amcayla yüz yüze geldim.

Buyur abi dedi bana.

Evet, benden çok çok yaşlı olmasına rağmen abi dedi bana.

Dondum kaldım.

Yoksulluğun sesiydi o.

Ezilmişliğin ifadesiydi o.

Yok sayılmanın terbiye edilmiş ifadesiydi o.

Ne diyeceğimi bilemedim.

Konuşamadım.

Sadece baka kaldım öyle.

Tekrar buyurun abi dedi.

Ağzımdan, “nasılsınız” diye duyup duymadığını bilemediğim bir ses çıktı.

Duymamıştı.

“Kime bakmıştınız?” diye sordu.

Hasan beye, dedim.

“Benim” dedi.

“Size alışveriş kartı getirdim” dedim, mahcup bir sesle.

“Allah razı olsun” dedi, “ama bizim yan komşunun durumu çok kötü, evin erkeği Adem beyin ayağı kırık (Araba çarpmış 15 gün önce) ve çalışanı yok. Bizim, çok şükür, 17 yaşında torunumuz Orhan atölyede çalışıyor, bugün maaş günü ve gelirken bir şeyler alır, ama komşumun çalışanı yok. Onlara verseniz olmaz mı?”

O konuşurken, artık dinlemiyordum bile.

O ne erdemli davranış, Allah’ım.

O ne asalet.

Böylesine bir kurtlar sofrasında, bu asil vicdana ve ahlaka sahip olmak…

Yağmur yağmaya devam ediyordu.

Ve tutamadığım göz yaşlarım da.

Ağlamak hiç bu kadar huzur vermemişti bana.

Yorumlar (1)
Sadi Endiz 4 gün önce
2002 den 18 yıl geriye 1984 yılına gidelim. Dolar 365 tl.
Dolar 1984 yılından 2002 yılına kadar yani 18 yıl içinde 4135 kat artmış.
Dolar 2002 den 2020 yılına kadar yani 18 yıl içinde 5.5 kat artmış.