Herkes şeker fabrikalarının satılmasının açacağı zararları konuşuyor. Onları okuyorum, dinliyorum. Çiftçiler, işçiler, siyasetçiler, imza toplayan halk ve umursamayan meclis. Kimi toplantılar yapıyor, kimi yürüyüş. Ben tıkanıp, kaldım. Yazayım diyorum ama bir türlü elim varmıyor. Olmaz, şeker fabrikaları satılamaz.
İlk duyduğumdan beri lokmalar boğazıma dizildi, gözlerim doldu. Herkes için anlamı farklıdır ama benim için bambaşka. 
Şeker fabrikaları benim babamdır, boğazımızdan geçen lokmalar, çocukluğum, gençliğim, her sıkıştığımızda bize kucak açan yuvam, kısacası benim evimdi. 
Çocukluk anılarım canlandı, kimle bir araya gelsem şeker fabrikalarıyla ilgili anılarımı anlatıyorum. En çok da eşimin başını şişiriyorum, bazen gözlerim doluyor. Gülümseyerek anlattıklarıma bile hüzün yerleşti. Ben anlatmaktan usanmadım, eşim dinlemekten.
Bir tane de size anlatayım.
Babam Elbistan şeker şirketinde memurdu. O zamanlar Elbistan’da fabrika yoktu. Elbistan’daki pancarlar Malatya şeker fabrikasına gidiyordu. Bu nedenle babam sık sık Malatya’ya giderdi. O zamanlar da gezmeyi seviyordum herhalde, babamın arkasından çok ağlamışım. Babam da kıyamamış, bir gece kalacağı zaman beni de yanında götürmüş. Mişli anlatıyorum çünkü niye götürdüğünü annemler anlattılar. 5-6 yaşlarındaydım, henüz okula gitmiyordum. 
Ben fabrikayı hatırlıyorum, babam işini yaparken beni teslim ettiği kişi bana fabrikayı gezdirdi. Her şey bana devasa gözükmüştü. Büyük bir insana anlatır gibi, başlangıcından sonuna kadar gezdirdiler. Kendimi çok önemli hissetmiştim. Pancarın girişinden, şekere dönüşüne kadar hayretler içinde izlemiştim. En sonunda şerbetli su gibi bir şey akıyordu. İçmek istedim, olmaz dediler. Ilık suyun içinde kesme şeker eritip verdiler. Normalde içmezdim ama bana baldan tatlı gelmişti. Verilen emeği, gözlerdeki ışıltıyı hissetmiştim. 
Misafirhanesi de çok eğlenceliydi, herkes beni şımartıyordu. Ertesi gün eve dönmek istemesem de babamın işi vardı. Mecburen yola çıktık, gözüm yollarda, aklım misafirhanede kalmıştı. Kar yolları kapatmıştı ama babam gitmeye devam ediyordu. Birden araba kaydı, babam arabayı durdurdu. Çok korkmuştum, nasıl döndük hatırlamıyorum ama tekrar Malatya şeker fabrikasına dönmüştük. Benim ağzım kulaklarımda babam “Allah korudu, küçük bir kartopu tuttu bizi yoksa aşağı yuvarlanıyorduk” diyordu. Bir hafta misafirhanede prensesler gibi ağırlandım. Evdeki gibi değildi, orada tek çocuk bendim. 
Daha sonrasında da bildiğim bir şey vardı. Başım sıkıştığında, paraya ihtiyacım olduğunda herhangi bir şeker fabrikasının güvenliğine ulaşmam yeterliydi. Orası bizim yuvamızdı. Sonrasını, şu andaki durumunu bilemem ama benim zamanımda böyleydi.
Şeker fabrikalarının satılacağını duyduğumda, rahmetli babam geldi aklıma. Yaşasaydı, söyleyeceği şeyleri tahmin edebiliyorum. Şeker fabrikası onun için çok değerliydi. “Şeker fabrikasının hediyesidir” yazılı saatini ölene kadar kolunda taşıdı. Saatin de maşallahı vardı, hiç bozulmadı.
Ne oldu da birdenbire şeker fabrikalarımız satışa çıktı. Paraya mı sıkıştık? Fabrikaları satarak yolllar, köprüler yapıyoruz desem, hayır. Onlar yap-işlet modeliyle yaptırılıyor. Hatta geçecek araç sayısının güvencesini veriyoruz. Geçmeyen araçların ücretini de ödeyerek. 
Dışa bağımlılığımız yeterli olmamış anlaşılan, şekerde de bağlanalım bakalım. Dolar artınca niçin her şey artıyor, sanki dolarla yaşıyoruz diyenlere söylemek gerek. Üretmediğimiz her ürünü, yurt dışından dolarla aldığımızı.
Belki bir daha düşünürler, satmanın kolay ama kurmanın zor olduğunu. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner47