31.10.2020, 05:59

Sezai Sami ile ekim sohbeti

Yerküremizin son günlerde yaşadığı salgın hastalık covid-19 nedeniyle insanlık olarak yaşamsal mücadele verilmekte. Yılın ilk aylarından beri görüşemediğim kadim dostlardan biri ile günler sonra sosyal mesafe kuralını göz önüne alarak görüştük. Görüşemediğimiz günlerde sevdiğimiz dost ve yakınlarımızın kimini çağın hastalığı kanser kimini salgın hastalık nedeniyle kaybettik.

"Sezai Sami" de annesini kaybetmiş, hatta son günlerde yaşadığı sıkıntı nedeniyle sol gözünde kanlanma ve başında müthiş bir ağrı vardı. Acile gitmiş yapılan mr, tomografi ve kan tetkikleri sonunda sağlığındaki ciddi durum kontrol altına alınmış. Görüştüğümüzde gözündeki kanlanma belirgin olarak vardı. Kaybettiklerimizi saygıyla anarken kurumları ve devleti sorgulayıp, toplumsal yaşam üzerine konuştuk;

"Pandemi nedeniyle herkes evine sığmaya çalışırken, toplumsal yapı ve devlet yurttaşa hizmet götürmesi gerekir. Dün olduğu gibi bugünde toplumsal yapılar için üyeler aidatını ödeyen devlet için de vergisini veren yurttaş olarak görülmekte. Kurumların başında seçilen ya da atanan kim varsa aidat ve vergileri "babasının parası" gibi har vurup harman savurdu. Ekonomik kriz, toplumsal bunalım ve yaşadığımız salgın hastalık durumlarında kurumlarda devlette üyeleri ve yurttaşlarını unutuldu!

Dünya ve ülke olarak hem sağlık hem de ekonomik/politik olarak toplumsal sorunlarla boğuşmaktayız. İçinde yaşadığımız kapitalist/emperyalist sistem özellikle II. paylaşım savaşı sonundan itibaren yaşadığı toplumsal bunalımdan çıkmadan tekrar bunalıma girdiği için sorunlarla baş edememekte. Sistemin ünlü iktisatçısı "Keynes" tarafından söylenen , "tekelci ekonominin durgunluğu yerini sürekli bir savaş ekonomisine bırakmalıdır". Bu söz kapitalist emperyalizmin "soğuk savaş" dönemini ve günümüzü gayet net olarak açıklamakta.

Sistemin ekonomik ve toplumsal yapısı bunalımları en aza indirmek için "savaş ekonomisini" gündeme getirdi. "Savaş ekonomisi" , "yeni sömürge" mantığının bel kemiğini teşkil etmekte. ABD, AB ve diğer ülkeler ekonomisini ve üretimini savaş ekonomisine göre düzenlerken "gelişmekte olan" ülkeler içinde bu üretimin "tüketim ayağı" olarak görev biçti. Kendi ülkesinde baskı ve yasakları uygulamayanlar "gelişmekte olan ülkelerde" hem bunu uygulamakta hem de ürettiklerinin denemesini buralar da yapmakta. Sistemin jandarmaları, yaşadığı ekonomik ve toplumsal bunalımı "gelişmekte olan ülkelere" ihraç ederken, kendi ülkelerinde geçici de olsa "refah" sağlamakta.

ABD, AB ve diğer müttefik ülkeler hemen her gün üretim ve pazar pastasını paylaşmaya devam etmekte. Son elli yılda kapitalist/emperyalist sistem içinde yaşadığı bunalımı savaş ekonomisiyle çözerken "gelişmekte olan ülkelere" askeri darbeyi, şiddeti, baskıyı, bağnazlığı ve dinciliği layık gördü. Ülkemiz için 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi merkezi olarak planlandı; ABD Savunma bakanı darbecileri "bizim çocuklar" diyebilecek kadar iyi tanıyordu. O günlerden günümüze gelene kadar ki tüm iktidarlar hep onlardan icazetini aldı.

Devler darbe dönemlerinde temel hak ve özgürlükleri ihlal ettiği gibi güvenlik kuvvetleri de açıkça baskı, şiddet ve işkence yapmakta. Devlet ve iktidarı yönetenler kendi yaptığı yasalarını tanımamakta, uluslararası antlaşmaları bile çiğnemekte bir sakınca görmemekte. İktidara muhalif özellikle "ekmek, emek, temel hak ve özgürlük" şiarını temel alan güçlere baskı, şiddet, yasak, sorgu, işkence ve yargısız infazlar yapılmakta. Devlet ve iktidarı yöneten baskıcı sömürücü egemen güçlere karşı "emek" eksenli muhalif güçler ortak bir amaç çerçevesinde örgütlenip kurumsallaşamadı. Kurumsallaşamadığı içinde ortak tavır gösteremedi. Yapıları kurumsal olmadığı için örgütsel ilişkiler kişilerin iyi niyetiyle devam etti.

Sistemin devamını sağlayan egemen güçler, iktidarlarına karşı güç odağı olan muhalif güçlere baskı ve şiddeti kendine meşru görmekte. Böyle bir durumda kurumsallaşamayan "yapıların" bireyleri toplum içinde izole olamadığından birçokları mülteci olarak yurt dışına kapağı attı. Mülteci olarak gidenlerin çoğu bireysel ya da arkadaş çevresi tarafından çıktı. Özellikle son 50 yıllık süre içinde yurt dışına çıkanlar örgütlerinin devamını kendileri tarafından yapıldığını söylemekte. Bu sürede kimi örgütler adlarını değiştirmekte kimileri kendileri gibi "çevrelerle" ortak kararlar alıp yeni "birlikler" kurmakta.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi ve hükümetleri döneminde yurt içinde kalıp tarihi ve toplumsal sorumlulukları gereği mücadele veren çoktu. Bunların içinden kimileri hain pusuda, kimileri sorguda işkencede, idam sehpalarında öldürülürken birçokları sorguda sakat bırakılarak yıllarca cezaevlerinde onurlarını ayaklar altına aldırmadan tutuldular. Yine içlerinden birçoğu yaşam içinde kendini izole ederken zorlu bir mücadele yarışına girdiler. Politik tutsaklar uzun yargılamalar sonrası tahliye edildi. İçlerinden birçokları bir yolunu bulup yurt dışına çıktı. Bunlar yaşamlarını idame ettirmek için çalıştılar. Kendilerinden önce yurt dışına çıkanlar gibi uzun bir süre arkalarına bile bakmadılar. Arada bir eş dost aradığında yüksek perdeden konuşmayı çok sevdiler. Ülkede ki toplumsal yaşam ve mücadeleden uzaktılar. Ülkede neler yaşanıyor ne türden mücadele gerekir bilmiyorlar. Ülkenin "dâhilinde" olmayıp "haricindedirler", bu nedenle "hariçten gazel okumayı" sevdiler.

Yurt dışına mülteci olarak gidenler geride bıraktıklarına neden gittiklerini açıklamadıklar. Neden mülteci olduklarını açıklamayanlar yine nedensiz ya kişisel ya da kendileri gibileriyle birlikler kurarak geri gelmekte. Geri gelenlerin kimi iktidar yönetimiyle gizli kapaklı görüşerek anlaşmalar yaptı, tavizler verdi. İktidarın değirmenine su taşıdıkları gibi onlara taze kan verdiler "yetmez ama evet" dediler.

Şimdilerde birileri mülteci olarak nasıl tek gitmiş ise yine tek başlarına geri dönmekte. Duyduk ki bunlar "kaldığımız yerden devam edeceğiz" demekte. Oysa "köprünün altından çok sular aktı", bunlar neredeydi? Ülke yaşamının "haricinde" olan mültecilik yapanlar savundukları değerler için ne yaptılar? Bu kişiler için gittiklerinde arkalarından ağza alınmayacak laflar söyleyenler şimdi onlara kucak açmakta, acaba neden?

Dün neden gittiklerini açıklamayanlar bugün neden geldiklerini açıklayamamakta?

"Ekmek, emek, temel hak ve özgürlük" şiarını temel alan kim olursa olsun toplumsal aidiyet kuralını bilir.

Toplumsal aidiyet kuralı, örgütsel mücadele yaşamının kurumsal yapısının olmazsa olmaz mihenk taşıdır.

Oysa bugünlerde örgütsel mücadele yaşamı verdiğini söyleyenleri görüyoruz ki dünü unutup hatırlamak istememekte. Süleyman Demirel'in dediği gibi "dün dündür, bugün bugündür" demekte.

"Ekmek, emek, temek hak ve özgürlükler" onlar için bir şey ifade etmiyor. Onlar için varsa yoksa günü kurtarmak, yapıyor gibi görünmek ve nedensiz ortada boy göstermek yeter. "

Sezai Sami'nin "dünkü dostları" için toplumsal yaşamın en kızgın döneminde kimseye bir şey söylemeden mülteci olarak gidip yıllar sonra hiçbir şey olmamış gibi geri gelenlere söyleyecekleri vardı bazılarını yazdım.

Yorumlar (0)