24.05.2021, 05:49

Sezai Sami ile sohbet

Bugünlerde zaman hızlı akmakta, günün koşullarına yetişemiyoruz. Yurttaş ülke ve dünya olaylarına salgın hastalık nedeniyle “cidden” ilgilenmiyor. Ama bir yandan da iktidarı elinde bulunduran güçler hemen her gün bir kararname ya da genelge ile kendi taraftarlarını nemalandırırken bundan faydalanmayanda video göndermekte.

Kadim dost Sezai Sami ile salgın döneminde görüştük. Anlatacakları vardı.;

Mevcut iktidar ve muhalefet geçmişlerini ve tarihlerini bilmiyor. Kurulu sistemin egemenleri olan iktidar ve muhalefet cidden ekonomik, politik ve toplumsal olarak bir güce sahip; fakat bu güce sahip olanlar, vatandaşın ekonomik ve demokratik sorunlarını görmezden gelmekte.

İktidar sahipleri, egemenlikleri için her türlü oyunu manevra, hakaret ve saldırılarını destursuzca yapmakta. Bunların yanlış yapma gibi bir durumu yok. Çünkü dün yaptığını bugün, bugün yaptığını yarın, yarın yaptığını ertesi gün inkâr etme alışkanlığı var. Yani “O” her halükarda hep doğrudur.

Dün olduğu gibi bugünde iktidarın tarih yazıları “vakanüvisleri” olurken bir yandan da ezilen baskı altında olan sınıfların da tarih yazıcıları olayları dilden dile aktarıcıları da mutlak vardır.

Birileri gibi tarihi kendimizden başlatamıyoruz. Bizden öncede bu “kadim topraklarda” yaşayanlar vardı, onların varlığı ne silinebilir ne de çarpıtılır. İnsan evladı geçmişten ders çıkarıp geleceği inşa edendir. Oysa birileri geçmişten dersler çıkarıp geleceği kendi çıkarına egemenliğine dönüştürecek yapıyı kurdu. Çalışanların üretenlerin sırtından geçinen, kendisi gibi asalakça yaşayıp, eli silahlı kişiler arasında ganimeti paylaşan ve arabulucu olan “devleti” kurdu, başına geçti.

Devleti yöneten beli silahlı, yakası kalkık ve omuzu kalabalık baskıcı güçler hâkim olmanın şımarıklığı içinde nimetleri tek başına yemekte. Yaşadıkları düzenin devamı için her türlü madrabazlığı yaşamın gerçeği saydı. Kendisi gibi ama küçük olanları ayak işlerinde ya da tetikçi olarak kullandı, biraz daha güçlü olanı yanına küçük ortak olarak aldı. Kendisinden daha büyük ve güçlü olana ise biat etti.

İktidar, hâkim güç doyumsuz olduğundan daha fazlasına sahip olmak için bencilce ve vahşice duygulara sahip. Bunlar için sahip olmak egemenliklerinin devamı için her yol mubah ve doğru yol olmakta. Akıl danıştığı ama kendisinden başka hiç kimseyi yönetim erkin’e ortak almayan bir yönetim anlayışı var. Çevresindeki yakası kalkık, omuzu kalabalık ve beli silahlı kişiler kendisi için düşünür ve gerekirse kendisi için “Saray Burnu”ndan denize atar. Bu yönetim biçimi “mutlak” yani tek kişilik yönetimdir.

İktidara sahip olan, gücü zayıfladığında ayakta kalmak ve iktidarının devamlılığı için tavizler verir. Güç yani iktidar el değiştirmiyor yurttaşın sırtında boza pişiren asalak canavarlar arasında paylaşılıyor. Güç ne kadar paylaşılsa da yurttaşın çıkarına olmadığı için adına “meşruti” denilse de toplumun yararına olmadığı bir gerçek.

Demokrasi kadim bir söz olmasına rağmen son iki yüzyıl içinde çok kullanılmaya başlandı. Üretimin artması, üretim aletlerinin gelişkinliği, bilimsel teknolojik yenilikler, ulaşımın kolaylaşması sıradan bir kişinin de kıymeti bilinmesi nedeniyle “demokrasi” bir azınlığın değil yurttaşların denilmeye başlandı. Belli bir aile ömürleri süresince yönetimde kalma ya da belli bir azınlığa kısıtlı yönetme hakkı da verilir ama yurttaşın söz ve karar hakkı fiiliyatta yoktu. Kral, şah ya da benzer sıfatları olanlar tarafından yönetilen ülkede muhalefet yoktur. Tüm yetkileri elinde toplayan en üst makam kişi mutlak yöneticidir. Kişinin öneminin artmasıyla toplumsal yaşamda rızası alınır oldu. Yine de çoğunluk anlamında demokrasiden bahsedemeyiz.

Seçimlerde bireyin önemi devlet yönetiminde önemli gibi görünse de aslında sürü karakterinde bir role sahiptir. Çalışanlar, üreticiler, emek sahipleri kendi aralarında bir temsilci seçemediklerinden çoğunlukla cemaat, tarikat ve aşiret gibi ortaçağ kalıntıları inanç ve kan bağlarına sarılmakta. Bizim gibi “gelişmekte olan ülkelerde” bu ortaçağ kalıntıları hala yaşamakta. Oysa toplum, yöneten ve yönetilen, sömüren ve sömürülen olarak kesin hatlarıyla ayrılmış durumda. Meslek odaları, sendikalar ve benzer kuruluşlar da örgütlü mücadelede bireyin varlığının önemi görülmekte.

İçinde yaşadığımız sistemin iktisatçıları tarafından “gelişmekte olan ülkeler” de kişinin varlığının önemi yok. “Kişinin” varlığının önemi var ama “şahsım” kişisi için var, diğerleri yani bizim için değil. Sahip olmak ve hedefine ulaşmak için her türlü yasal ve gayri yasal yöntemi kullanıp savunmakta. Yasal olarak devlet içerisinde politik, sosyal, ekonomik, askeri ve hukuki yapılarında sınırsız bir yetkiye imkâna sahip; mutlak üstünlüğe sahip olanın hesapsızca geleceği görmeden devleti yönetmesi mutlakıyetçi otokrat bir anlayıştır.

Ülkede çok partili seçimle gelen bir sistem olabilir. Hatta “şahsım” partisi içinde aday olup seçilenler seçmene değil kendilerini aday yapan ve sıralamanın en üst sırasına koyan kişiye karşı sorumludur. Seçimler onun dış görüntüsü olup kendisini şirin göstermekte. Bu durum ülkede anayasa uygulanıp seçimler yapılıyor muhalefet partileri var dedirtmekte. Ülkenin kamusal üretim ve alt yapı kuruşlarını satmak ve özelleştirmek bunun yanında tüm mali ve diğer kurumları kendi denetiminde tutmakta.

Ülkede parlamento olup çok partili bir iktidar var. Hatta sayıca çok gazete ve görsel basın var. Devasa büyüklükte adliye sarayları ile sayıca çok yargı ve hukuk kişisi var. Meslek odaları hatta sendikalar bile var. Meclisteki ana muhalefet partisi başta olmak üzere partiler, kitle kuruluşları, meslek odaları ve sendikalar var fakat iktidara karşı bir güç oluşturmaktan yoksunlar. “Şahsım” ve iktidar partisi yaptıklarıyla alenen izini belli etmesine rağmen hala masum ve mağdur rolünü oynamaya devam etmekte. İktidar böyle yaparken ya muhalefet ne yapmakta?

Seçimlerde parlamentoya giren ve girmeyen muhalefet partileri temsilcileri iktidardan nemalanmaya çalışmakta. Güçlü ve örgütlü bir ses olamadılar. Toplumdaki demokratik kitle örgütleri, meslek odaları ve sendikalar kendi içlerinde örgütlü ve tutarlı olamadıkları için iktidarın dümeninde ki kuruluşların huyundan ve suyundan gitmekte. Toplumsal sorunlara politik önderlik edecek kuruluşlar yok. Var olduğunu iddia edenler burunlarından kıl aldırmıyor, kendilerinin dışında kılavuz görmeyenler sessizce minderlerinde oturmaya devam etmekte. Yıllardır oturdukları yerden kalkmayanlar bulunduklara yere kök saldılar. Küçük de olsa biat edenleri oldukça buradan nemalanmaya devam etmekte.

İktidar ve muhalefet toplumun sorunlarıyla ilgilenmiyor.

Varsa yoksa bulundukları makamın nimetlerinden yararlanmakta.”

Toplumsal kitle kuruluşları, meslek odaları, sendikalar içinden pek azı yurttaşın sorunlarını dinlemekte. Bunların içinden kimileri yaralarına merhem olurken kimileride çözümsüzlüğe çözüm bulmak için yurttaşlarla birlikte hareket eder”.

Oysa günümüzde iktidar ve muhalefet toplumun sorunları ile değil, kendi çıkarları ile ilgilenmekte olduğunu belirtir, Sezai Sami.

Yorumlar (0)