08.08.2020, 06:08

Siyasal İslam’ın Serüveni ve Laiklik

Bu mevzuya dair yakın tarihimizde en çok aklıma takılan şey, her aydın cinayetinden sonra yurttaşlarımızın cinayeti protesto ederken “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı atmasıydı. Düşünüyorum da sahiden Türkiye laik mi?! Ya da ne kadar laik?

Laiklik olmadan bir toplumda hiçbir özgürlüğün güvence de olmayacağını, çağcıl yaşanılamayacağını, eğitimde, bilimde, teknolojide,sanatta, sporda, kısaca yaşamın her alanında başarılı olunamayacağı vaka! Bu sebeple Atatürk İlkleri’nin en önemlilerinden bir de laikliktir.Ancak, laik bir devlette, son tahlilde yanılmıyorsan beş bakanlığın bütçesinden çok bütçesi olan, bir mezhebi temsil eden ve daha da vahimi, iktidarın borazanlığını yapan Diyanet İşleri Başkanlığı neden var?!

İslamiyetin yaşandığı topraklarda; bilimde, teknolojide, sanatta geri kalmışlık ve yine neden bu coğrafyaların kahir ekseriyetinde yaşayan halkların, yoksulluk, açlık, savaşlar, ölümler,kan, gözyaşı adeta kaderi olmuştur. Biraz irdelediğimizde karşımıza rengi, tonu farklı olsa da özünde siyasal İslam’ın çıktığını ve buralar da laik yaşam biçiminin olmadığını görüyoruz.

Tüm Müslüman topraklarında az ya da çok bunlar yaşanırken, sorunlu yanlarına rağmen, Türkiye bu anlamda nispeten farklı yerde duruyor. Zira eksiğine ve yanlış uygulamalarına rağmen Cumhuriyetin en önemli kazanımı laikliktir.Bu kazanımı korumak gibi zorunluluğu olan;kurumlar, kuruluşlar, siyasi partiler ve kişilerin bundan popülizm uğruna, oy devşirme uğruna, vazgeçmeleri ihanettir.

Bu sebeple; Siyasal İslam’ın Dünya’da ve Türkiye’de seyrini iyi analiz etmek gerekir.Çünkü, böylesi bir düşünce ve pratiğin, dindarlık kisvesi altında kimler tarafından, ne için,nerede kurulduğu,tarihsel misyonunun ne olduğunu açığa çıkarmak daha da önem kazanmaktadır.

Siyasal İslam’ın serüvenini anlamak için; önelcikle sömürgeciliğe, emperyalizme ve İkinci Emperyalistler Arası Savaş sonrasında, daha da önemlisi siyasal İslam’ın 1970’li yılların sonundan itibaren nasıl kullanıldığı üzerinde durmak gerekir.

Serüveni irdelediğimizde, İkinci Emperyalist Savaş sonrası, klasik sömürgeciliğin tasfiye ve sona erme sürecine girdiği dönemdir. Ancak emperyalistler için, Üçüncü Dünya ülkelerinin insan ve doğal kaynaklarını talan etmek için sömürgeciği başka adlar ve görüntülerle yapması gerekiyordu.Bunun hayata geçmesi için de bu ülkelerin kendi ayaklarının üzerine duramamamsının koşullarının yaratılması Şarttı. İşte kültüralizmin değişik versiyonu olan politik İslam tam bu amaca hizmet etmek için üretilmiş ve araçsallaştırılmıştır.

Siyasal İslam’ın İngiliz sömürgesinin hizmetinde olan oryantalistler Hindistan’ı parçalamak için ilk bu ülkede kurulmuş ve Güney Hindistan’lı El Mawdudi tarafından kullanımıma sunulmuştur. El Mawdudi 1941 yılında Cemaat-i İslam adında bir siyasi parti kurarak Hindistan’ı parçalayıp Pakistan isminde bir devletin kurulmasını sağlamıştır.

El Mawdudi 1947 yılında Pakistan’a yerleşip siyasi faaliyetlerini burada sürdürmüştür.Türkiye’de ki siyasal İslamcıların da fikir babasıdır.Bir diğer fikir babası da İhvan-ı Müslim’in akıl hocası (Müslüman Kardeşler Örgütü ) Mısır’lı Seyyid Kutub’dur.

Cemaat-ı İslam kurucusunun tezi şuydu: İnançlı Müslümanlar ancak ve ancak bir İslam devletinde yaşayabilirler.Bunun diğer anlamı ise; Müslümanların dinin devletten ayrı olduğu bir sistemde yaşaması mümkün değildi.İslam din ve devlet işlerinin biri birinden ayrıldığı rejimle bağdaşık olamaz.

Mawdudi’nin tezi söylem olarak kendisini rehber edinenlerin kulağına hoş gelse de, asıl amaç Hindistan’ı parçalamaktır ve bu başarılmıştır.Dolayısıyla önemli olan dillendirilen argümanlar değil hedeflenen gaye ve sonuçtur.

Asıl yapılmak istenen ülkeleri parçalamanın yanında, ülkelerin zayıf düşerek halkların kendi ayaklarının üzerinde durma yeteneklerini kaybetmesidir. Buna en somut örnek; Arap Dünyası ve gözümüzün önünde Filistin’e yapılanlar ve Siyonist İsrail’in varlık nedeni ve misyonudur.

Siyasal İslam’ın bir diğer görevi de sosyalist rejimlerin kuşatılıp çökertilmesi ve Üçüncü Dünya’da ki Ulusal Kalkınma rejimlerinin etkisizleştirilmesidir. Ünlü Yeşil Kuşak projesi de tam bu işler için peydahlanmıştır.

Türkiye’de Siyasal İslam’ın Serüveni: Tek parti döneminde devletin dine yaklaşımı daha çok bastırma şeklinde olmuştur.Kendisi ile iş tutan rejim yanlısı şıhların milletvekili yapılarak ödüllendirilmesi ve bu baskı ne yazık ki laiklik olarak sunulmuştur.

1950-1960 aralığında iktidarda Demokrat Parti var. İkinci Emperyalistler Arası Savaş sonrasında iktidarın kendini yeniden üretebilmesi için taktiksel olarak din üzerindeki baskı hafifletildi.1960 sonrasında hem yerli egemen sınıfların başta ABD olmak üzere kollektif emperyalizmin Türkiye’de solun politik sahnede yerini alması ile önünün kesilmesinin ilacı yine siyasal İslam’ın araçsallaştırılması olmuştur.

Ülkemizde özellikle çok partili sisteme geçildikten sonra sistem her zaman bir gericiliğe ihtiyaç duymuştur.Her daim siyasal İslam araçsallaştırılarak solun önünü kesmek için bir aparat olara kullanılmıştır.Duruma göre kimi zaman irtica hortladı “retoriği” ile başta Alevi toplumu olmak üzere çeşitli toplum kesimlerini korkutarak, darbelerin, işlenen cinayetlerin ve insanlık suçlarının hesabının sorulması engellenmiştir.

Türkiye’de yükselen solun önünü kesmek için sadece siyasal İslam’ın araçsallaştırılması değil,onunla birlikte milliyetçilikte kaşınmış ve milliyetçilik adı altında çetelenenleri eğitip silahlandırılıp sola saldırtmakta bunun bir parçasıdır.Buna en somut örnek : 16 Şubat 1969 yılında 6.Filo’ya karşı protesto yapan solcu gençlere saldırarak Ali Turgut Ayatç ve Duran Erdoğan adlı iki gencin bıçaklanarak öldürülmesi eylemidir. Rivayet odur ki şimdilerde siyaset sahnesinde arzı-ı ednam eden sağcı ve dinci kimi siyasetçiler de bu saldırıda yer almışlar. Bu olaydan sonra İslami parti olan Erbakan’ın MSP’nin kurulmasının yolu açılmıştır.Sonra 2001’de Erbakan’ın değimi ile “Evden kaçan çocuklar” AKP’yi kurdular ve 18 yıldır iktidardalar. Bunlar ise; başta siyasal İslam olmak üzere araçsallaştırmadıkları hiçbir şey kalmadı.Az da olsa var olan ve halkta güven duygusu yaratan kurumların içini boşalttılar. Geçmişin Fetullah Gülen Hoca Efendisi (!) Şimdilerin Fetö’sü ile iş tutarak her şeyi yerle yeksan ettiler. İktidar da kalmak için her ensturmanı kullanmakta hiçbir beis görmüyorlar.

Sorgulanması gereken soru şudur: Müslümanların neden bir laik rejimde yaşayamamasıdır?! Hiristiyanlık laiklikle çelişmiyor da Müslümanlık neden çelişiyor? Biliyoruz ki söz konusu olan ve ileri sürülen tezin inandırıcılığından ve mantıklı tutarlılığından ziyade, dinin siyasal amaçlar için ve araçsallaştırılmasıdır.

Örtülü amaç dini ekonomik ve politik çıkarlar için kullanmak olunca, dine yapılan göndermeler ve referansların, dini duyguları sömürerek servete, otoriteye, prestije, güce, kısaca iktidara sahip olmaktır. Bu yüzden siyasal İslamcılar iktidar ellerinde olduğu zaman, İslam’ın ruhuna temel metinlere gönderme yapmaya yanaşmadıkları gibi, bunu dillendirenlere de ağır itamlar da bulunuyorlar.

Esasları tartışmaktan kaçtıkları için, ritüelleri, kimi gelenekleri, giyimi, kuşamı ön plana çıkarıp, onlara mutlak itaati vaaz ediyorlar.

Sözün özü; Bunu uygulattıran muktedirler ve onların taşeronları, her ne kadar İslam’ın siyasalı olmaz mavalı okuslar da, siyasal İslam’ın misyonu; bu amaca uygun yönetimler aracılığı ile ülkeleri parçalamak, yoksullaştırmak ve yerli ve yabancı egemenlere bağımlı kılmak için uygulanan bir aparttır. Bunun panzehiri ise laik yaşamdır.

Yorumlar (0)