16.02.2020, 09:52

Suriye sorununda çözüm yolu ne?

Son iki hafta, pazartesi günleri, İdlib’den gelen şehit haberleri, Türkiye’yi yasa boğdu. Rusya’yla yapılan görüşmelerden de sonuç çıkmadı. Rusya’nın Suriye’deki nüfuzu ve Suriye rejiminin, Rusya’nın desteği olmadan Türk askerine saldıramayacağı bilindiğine göre, sorunun çözümü daha da zorlaşıyor. Zoru başarmak için akıl, bilgi, deneyim şart. İç siyasetteki hiddet, hamaset ve hakaret yerine, diplomasideki ölçü, denge ve istikrarı devreye sokmakta yarar var. Nedenlerini sıralayalım…      
Birincisi, Rusya, Suriye rejiminin Türkiye’ye saldırmasına destek vererek, Türkiye’ye mesaj veriyor. “Suriye’de asıl muhatabın benim” diyor. Suriye ordusunu eğiten, donatan, destekleyen ve sahada pek çok yerde yöneten, Suriye’nin hava savunma sistemini kuran Rusya, her konuda, Suriye’de rejime tam anlamıyla arka çıktığını sıklıkla anımsatıyor. Kendi adına ve Şam adına, çözüme bir an önce ulaşmak istiyor.
İkincisi, Fırat Nehri’nin doğusunda ABD, batısında Rusya ile muhatap olmak, onlarla rekabet etmek, Türkiye için yüksek maliyetli bir durum. Türkiye de bunun farkında. Çünkü Türkiye uluslararası ilişkiler disiplininde, orta büyüklükte bir devlet olarak tanımlanıyor. Güç unsurlarının (siyasi, iktisadi, askeri, yumuşak güç) hacmi belli. Sahada kullanabildiği araçların, vekil güçlerin çapı sınırlı. Bugünden yarına kapasite artırması, ölçek büyütmesi olanaksız olan Türkiye, o nedenle, hedeflerine ulaşmak için bir büyük müttefikin desteğine ihtiyaç duyuyor. Suriye sahasındaki büyük güçler de belli: Rusya ve ABD. Ayrıca, bölgesel bir güç olan İran’ı da hesaba katmalı.
Suriye’de neyin olamayacağı görüldü
Üçüncüsü, Türkiye tek başına oyun kurabilen bir güç değil. Ancak oyun bozabiliyor. Oyun kurmak isteyen büyük güçler de, Türkiye’nin desteğine gereksinim duyuyorlar. Aksi halde, Türkiye’ye rağmen attıkları adımlarda, ya başarı şansı düşüyor, ya süre uzuyor, ya maliyet artıyor. Irak’tan sonra Suriye’de de bu görüldü. ABD’den sonra Rusya da bu gerçeği anladı. O nedenle öncelikle Türkiye’yi yanlarına almak, bunu başaramazlarsa, Türkiye’nin karşı tarafla birlikte hareket etmesini önlemek istiyorlar.
Dördüncüsü, Türkiye, diplomasi masasında Rusya’yı ikna edemezse, Türk askerine yönelik saldırıların devam edeceği görülüyor. Türkiye’nin hem yeni bir sığınmacı akını hem de terör örgütleri konusundaki hassasiyetini Rusya’ya anlatırken, bu konuda Rusya’yı taviz vermeye zorlarken, Rusya’ya hangi konularda, ne kadar ödün vereceğini önümüzdeki günler gösterecek. Diplomasi müzakerelerinde pazarlık öne çıktığından, azami kazançla ve asgari ödünle masadan kalkan taraf, başarılı sayılacak.
Beşincisi, Rusya’nın Türkiye’nin dış ticaretindeki yeri; enerji tedarikindeki ağırlığı; savunma sanayisindeki artan önemi gözetildiğinde, Rusya’yla bir konuda yaşanan gerilimin, diğer alanlarda da Türkiye’nin önüne ağır bir fatura çıkarabileceğini unutmamak lazım. Moskova ve Ankara’nın Libya meselesinde karşıt konumda olduğunu da anımsatmakta yarar var.
Sonuçta, Suriye’de tarafların konumları, hedefleri, kırmızı çizgileri belli. Türkiye, sorunun ekonomik, demografik, politik yönlerini de hesaba katarak adım atmalı. Her konuda olduğu gibi, dış politikada da Cumhuriyetin kurucu kodlarına dönmeli.
İdlib’e NATO’yu çağırmak
İdlib’de artan gerilimi fırsat bilen bazı çevreler, hemen ABD’yle yakınlaşmayı, NATO’nun bölgeye müdahale etmesini savunmaya başladılar. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi’nin, sanki PKK-PYD-YPG ve FETÖ terör örgütlerine en büyük desteği veren ABD değilmiş gibi, İdlib’de şehit düşen Türk askerleri için, Türkçe konuşarak başsağlığı dilemesi de, hayli etkili oldu bu çevreler üzerinde.
ABD’nin zekâmızla alay etmesine izin vermeden, ABD temsilcisinin halkla ilişkiler çalışması yaptığını unutmadan, öncelikle şu soruyu sormalı: ABD’nin bu sorunun çözümünde ağırlığını artırması kimin işine yarar? Bölge ülkelerinin ve sorunu samimiyetle çözmek isteyenlerin mi? Bölge ülkelerini bölmeye çalışan ABD’nin ve ABD güdümlü terör örgütlerinin mi?
ABD’nin konuya daha da çok müdahil olmasını isteyenler, ABD müdahalesinin çözüm getirmeyeceğini, aksine, çözümü zorlaştıracağını görmedikleri gibi, şunun da farkında değiller: ABD’nin eski gücü yok. Her yere işgal kuvveti yollayamıyor. 11 Eylül 2001’deki terör eylemlerinin ardından dünyayı kasıp kavuran ABD’nin etkisi geriliyor. 2001’de Afganistan’ı, 2003’te Irak’ı işgal eden; 2003’te Gürcistan’da, 2004’te Ukrayna’da, 2005’te Kırgızistan’da renkli devrimler yapan ABD yok artık.
Dahası; İran, Venezüella ve Kuzey Kore’de de umduğunu bulamadı ABD. Rusya ve Çin’in yükselişini, yakın ilişki kurmasını önleyemedi. Hindistan ve Pakistan’ın aynı gün Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi olmasının önüne geçemedi. Çin öncülüğündeki Kuşak ve Yol Projesi’nin gelişmesini engelleyemedi. Tersine stratejik ortağı İngiltere bile projeye katıldı. Almanya’nın Rusya ve Çin’le yakınlaşmasını durduramadı.  
Peki, ne yaptı ABD? 1994 tarihli Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) yerine, yine Kanada ve Meksika’yla birlikte 2019’da ABD, Meksika, Kanada Anlaşması’nı (USMCA) imzaladı. Çin’le ticaret savaşlarını hızla başlattı. Sonra durakladı. İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan; Paris İklim Sözleşmesi’nden; Trans Pasifik Ortaklık Anlaşması’ndan (TPP); 1987’de SSCB ile imzaladığı, sonra Rusya’nın taraf olduğu Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) çekildi.
ABD’nin ipiyle kuyuya inmek
Şurası açık; dünyanın güç merkezi batıdan doğuya kayıyor. Soğuk Savaş’ın başladığı yıllar; Truman Doktrini (1947), Marshall Yardımı (1948-1951) geride kaldı. 1952’de girdiğimiz NATO’nun, hangi darbelere destek verdiğini, hangi terör örgütlerini desteklediğini, hangi yöntemlerle, kimleri kullanarak ülkemizi bölmeye çalıştığını herkes biliyor. Bir zamanlar NATO üyeliğini hararetle destekleyenler bile, NATO’dan çıkmayı tartışıyorlar. Sadece askeri alanda değil, siyasi, iktisadi, toplumsal, kültürel, bürokratik alanlarda da ABD çıkarlarına göre yapılanmanın aracı olan NATO’nun, ABD’nin işgal aygıtı olduğu, her geçen gün daha çok anlaşılıyor.
 Kısacası, bugün NATO’nun, dolayısıyla da ABD’nin güvenlik şemsiyesini istemenin, yarın ABD’nin himayesini istemekle sonuçlanacağını görmek gerekiyor. Güvenliğin, egemenliğin, bağımsızlığın, birliğin yolu ise Sivas Kongresi’nde olduğu gibi, “Manda ve himayeye hayır” demekten geçiyor.

Yorumlar (0)