17.09.2019, 06:26

Tükenme!

Ahmet Kaya dinliyorum; “Kimse bu yangını görmüyor, duymuyor” diyor...
Türkiye'yi adeta özetleyen bu şarkı tümcesi zihnimin içinde dönüp duruyor. Ve Ahmet Kaya devam ediyor; “Henüz yolun başında solup giden baharım...”
Yitip giden gençlikler, yaşanan hayal kırıklıkları, olmamış mutlulukların yarım kalmışlığı ve daimi bir yanımız eksik günlerimiz, zamanlarımız. 
Ahmet Kaya devam ediyor; “Ay ışığı vurmuş, yurdum kanıyor. Bu kaçıncı bahar, başlamadan bitiyor...” 
Şöyle bir gündeme dönüp bakıyoruz da; Açlık, geçimsizlik, sefalet, kadın cinayetleri, atanamadığı için intihar eden üniversite öğrencileri, borçları yüzünden intihar eden aile babaları, gencecik yaşında uyuşturucunun pençesine düşmüş insanlar, evsizler, sokak ortasında 5 lira için böğründen bıçaklananlar, farklı cinsel tercihleri nedeniyle yakılarak öldürülenler ve attığı bir tweet nedeniyle cezaevinin yolunu tutanlar!
Okuyunca pek hafif, yazınca pek hafif geliyor ama aklınızda canlandırdığınızda her birini daha bir zor yutkunuyor daha bir zor nefes alıyorsunuz. Bir yumru gelip oturuyor boğazınıza. İnsanın canı yanıyor. Neden bu kadar kötülük, neden bu kadar hasetlik neden bu kadar sevgisizlik? Oysa tek arzumuz tek istediğimiz gülümsemekti. Mutluluk dediğimiz sevdiklerimizle birlikte dört duvarın içinde kimseye ve hiçbir şeye boyun eğmeden helal lokmalar yiyerek yaşam mücadelesi verebilmekti...
Lakin ne zor şimdi mutluluk? Sokağa çıkın insanlarla konuşun. Kimse saraylarım olsun, yatlarım olsun demiyor. Sevdiğim yanımda olsun, huzurlu olayım, kararınca geçinebileyim, kimseye muhtaç olmayayım demekle yetiniyor... Fakat bu ne kadar mümkün?
Ve gelip geçen zaman sonra. Ahmet Kaya'nın dediği gibi; “Henüz yolun başında solup giden     baharlarımız...” 
Hayal ettiklerimizin günü geldiğinde yanımızdan bile geçmediği karanlık günler. Buna rağmen “yol belli eğ başını yürü” deyip sizi tüm bu cehennemde sessizliğe davet eden şükürcü insanlar. Cehennemin kapısında zebaniler ve biz alevlerin arasında bir parça yaşamak umudu arayan sefil günahkarlarız.
Ataol Behramoğlu'nun bir şiiri çalınıyor     kulaklarıma şimdi de;
“Sağ yanımda bir sızı var sol yanımda dağlar duman,
  Altı patlar, altı patlak bu dert beni bu dert beni verem eder...”
Sahi bunca silahların içinde bunca kavgaların içinde bunca umutsuzluğun içinde verem olmuşuz, kanser olmuşuz, bir kalp krizi gelip çökmüş göğsümüzün üzerine kim şaşırır?
Gece gündüz düşündüğümüz tenhalarda menhalarda, hiçbir mana bulamadığımız bu evrende bir yaşamak savaşı verirken hangi bir derdimize sigara yakalım şaşırıyoruz. 
Adalet mesela...
Mekanda bir adamın eşini taciz eden ünlü bir futbolcu akabinde elinde silahla hastane basıyor ve serbest kalıyor. Buna karşılık Çorlu'da tren faciasında evlatlarını, sevdiklerini kaybeden insanların isyanı susmakla öğütlendiği gibi sorumlular hiçbir cezaya layık görülmüyor... 
Anaların bile acısı yarıştırılır olmuş. Evladını PKK kaçırdıysa gözyaşı döken ananın yanına varıp koşan iktidar elleri var. Evladı bir ihmal sonucu ölmüş veya birileri tarafından “kaybedilmişse” ve analar buna ağlıyorsa bütün bunlara kör kalan bir güç sarhoşluğu da diğer yanda var.
Hangisini sayalım, hangisine yanalım bilmiyorum ki. Sevgisizlik, umutsuzluk, geçimsizlik, ayrılıklar, ölümler, olmamış mutlu günlerin hayal kırıklığı. Heybemizde gitgide ağırlaşıp omuzlarımıza bir yaşamak ağrısı gibi çöken dertler...
Ve tüm bu cehenneme rağmen bir şarkı da Suavi söylüyor;
“Kapkara geçiyor günler.
Hesabı yok.
Ekmeğin az;
Tuzun tadı yok.
Çocuklar,
Belki gülmüyor.

Kayalık sevdalar dikenli yollar;
Pusu kurulmuş dinmez ağıtlar.
Yüzüne kapanıp ağlamak vardı;
Oysa ben seni bulmaya geldim.
Kalbine güneşi asmaya geldim.
Tükenme...”

Yorumlar (0)