16.10.2021, 06:51

Türkiye'nin kronik sorunlarının çözümü ve tarihi sorumluluk...

Sorunu çözecek olanlar sorun olunca

Bugün birçok meselenin Cumhuriyetle birlikte bir sorun haline gelerek kronikleşmesinin temel sebeplerinden biri çok dilli, çok kültürlü, çok dinli ve çok etnisiteli bir imparatorluktan monist (tekçi) bir ulus devlete evirilmesi sonucu meydana gelen yapılanmanın ve anlayışın ilerleyen zamanlarda bazı konularda düzelmeyerek bir çocukluk hastalığı olarak devam edip günümüze kadar gelmesidir.

Yönetenler, imparatorluğun dağılmasının da etkisiyle yanlış bir zehaba kapılarak, İttihat Terakkiden devralınan mirasla ulus devlet inşasının peşine düşerek bütün farklılıkları teke indirgemeye çalışmışlardır.

Bunu gerçekleştirmek için müesses nizam, önce ideolojik araçları kullanmış, bunun yetmediği ve işlemediği yerde ise askeri araçları devreye sokmuştur. Devlet düzeni, özellikle bazı alanları bu amaçları gerçekleştirmeye uygun biçimde yapılandırılmış, birçok kurumu buna göre dizayn etmiştir. Bu yapılanmadan etkilenen kurumların başında ise siyaset kurumu gelmektedir. Siyaset kurumu ise Türkiye’nin kronik hale gelmiş olan temel sorunlarını çözmek yerine “…mış gibi yaparak” gözünü kapatmayı tercih etmiştir. Bu nedenle siyaset kurumu sorun çözücü olmaktan ziyade bizatihi kendisi hep düzenlenmesi ve çözülmesi gereken bir sorun olmuştur. Bir asrı aşan Kürt sorununu 21. Yüzyıla taşıyarak hala çözememiş olmamızın en temel sebeplerinden biri budur.

Tekçi monist yapılanma

Milliyetçi partiler, Cumhuriyetin kuruluşuyla başlayan, 1930’lu yılların tekçi, devletçi, merkeziyetçi devlet politikalarıyla şekillenerek, merkezi otoritenin Kürtler başta olmak üzere tüm halklar için tekçi bir dil, kültür ve idare sistemini benimsemiş ve 21. Yüzyılda bu politikalarını hala sürdürmek istemektedir. Bugün eskiye nazaran biraz yumuşamış olmakla beraber süregelen bu politika Kürtlerin inkarına dayalıydı. Bu anlayış, Türkiye’de yaşayan herkesi Türk sayan, bütün farklılıkları teke indirgeyen bir yaklaşım ve politikadır. Bu doğru olmadığı gibi kimsenin yararına da değildir.

Her ne kadar dünyadaki gelişmeler, Türkiye’deki değişimler ve Kürt siyasal hareketlerinin verdiği mücadele sonucu bu tartışma kısmen aşılmış olsa da bu politikada ısrar devam ediyor. Söz gelimi günümüzde bile Kürt sorunun varlığını inkar eden başta Cumhur İttifakı partileri olmak üzere bazı irili ufaklı parti ve grupların varlığı biliniyor. Bu çizgi Türkiye’deki Türkçü ve milliyetçi damarı temsil etmesi bakımından dikkatle izlenmesi gereken bir husustur.

CHP’nin durumu ve HDP’nin tavrı

Bu anlamda pratikleşen Halkların Demokrasi Partisi (HDP) iki seçim pratiğinden sonra ve bugün iktidarın yürüttüğü politika nedeniyle yeni bir yolun başında bulunuyor. Son açıkladığı tutum belgesi parti açısından adeta bir miladı oluşturduğu söylenebilir. HDP ya bu durumu bir avantaja çevirerek ileriye doğru daha büyük adımlarla yürüyecek ya da geldiği noktada yerinde sayarak çözüm gücü olma vasfını yitirecekti. Tutum belgesi ile ikinci yolu tercih ettiğin ortaya koyan HDP, kapatma davasına rağmen, seçimin anahtar partisi olma vasfını sürdürüyor.

Burada ortaya çıkacak başarı; bundan sonra yürüteceği politika, ortaya koyacağı hedefler, bu hedeflere ulaştıracak projeler ve bunları uygulayacak kadroların ortaya çıkarılıp çıkarılmamasına bağlı olarak gelişecektir. HDP’nin yapacağı tercih sadece nasıl bir parti olmasını değil, aynı zamanda ortaya çıkacak iktidarlarla olan ilişki ve çelişkilerini de yeniden tanımlanmasına hatta belirlemesine yol açacaktır.

Önümüzdeki seçimde iktidara yürüme açısından uygun bir ortam ve psikolojik bir üstünlük ele geçiren Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki CHP ve Millet İttifakı HDP’ye Kürt Sorunun çözümü konusunda cesur söylemelere imza attı, söyledikleri gündem oldu. HDP’nin meşru muhatap olarak görülmesi, Kürt sorunu çözümünde bir aktör olarak muhatap alınması gibi söylemler toplumda karşılık buldu ve sorunun çözüleceği konusunda umut yarattı. Cumhur ittifakı bu söylem ve tartışmaların yarattığı olumlu havayı dağıtmak için gene bildik söylemelerine başvurdu, ancak bu oyunlara gelememek önemlidir.

AKP iktidarı

Sadece bu da değil, Türkiye’de yapılan yanlış uygulamalar, oluşan kamplaşmaların kurumlara yansıması büyük boyutlara ulaştı. 20 yıllık hükümet döneminde, yürütme gücü olarak iktidarın toplumsal sosyolojiden ziyade siyasal beklentilerini baz alarak yasa yapma ve yönetme isteği ülkenin önemli sorunlarını bir türlü çözüme kavuşturamayarak sistemi tıkama noktasına getirdi; yapılan yolsuzluk, usulsüzlük ve rüşvet olaylarıyla siyaset iyice kirletti, itibar kaybına yol açtı. Tek adam ve bürokrasi lehine yaşanan iktidar kayması vesayetçiliği bizzat iktidarın kendisi tarafından yürütür hale getirdi. Ne olduğu belli olmayan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen sistem üç yıl gibi kısa sürede bekleneni vermediği gibi tek adam rejimine dönüşerek halkın tepkisine yol açtı.

Bu konjonktürde iktidar siyaset kurumu olarak çözüm gücü olması gerekirken, seçime yönelik pragmatik ve oportünist tutumuyla geçmişteki alışkanlıkların verdiği bir güç zehirlenmesi ile çözülmesi gereken sorunun bir parçası haline gelmiş bulunuyor.

AKP iktidarının bütün bu olumsuzlukları işleterek  hegomonik bir güç haline gelmesi, devleti ele geçirerek otoriterleşmeye başlaması, Kürt meselesinde tekrar güvenlikçi politikalarla başa dönmesi toplumun çeşitli kesimlerince kaygıyla izlenmektedir.

Tam da böyle bir süreçte ortaya çıkan değişim beklentisi yeni bir umut ışığı olmuştur. Dolayısıyla umudun güvene, güvenin de siyasi bir güce dönüşmesi durumunda, Türkiye’nin sorunlarını çözerek içinde bulunduğu çıkmazdan çıkıp, demokratik bir dönüşüme uğraması önemli bir beklenti haline gelmiş bulunuyor. Bu siyasi gücün demokratik bir iktidara ulaşmasını ise uygulanacak yol ve yöntemler belirleyecektir.

Antidemokratik Uygulamalar:

Baskı ve Korku Sarmalı

Bilinmesi gereken huşu şudur: Dünyanın hiçbir yerinde demokratik hak ve özgürlükler ezerek yok edilemez, edilememiştir.

Peki cumhur ittifakının oluşturduğu iktidar ne yaptı? Nerdeyse bütün belediyelere kayyum atadı. Binlerce siyasi insan gözaltına alındı, binlercesi hapse gönderildi. Hal baskı, sindirme, haksızlık ve hakaret gırla gidiyor.

Sormak lazım: Bu yapılanlar bizi nereye götürür? Kendi vatandaşına hakaret eden bir sistem, kendi insanlarını tehdit eden zor tekeli, kendisini korumakla mükellefken insanlarına hakaret eden bir polis gücü vatandaşlarını bir arada mı tutar, yoksa onları böler mi?

Zaten yaşananlardan dolayı aidiyet bağı zayıflamış olan insanların bağlılıklarını bu yaşananlar kökünden söküp atmaz mı?

Hukuk ve Adalet Bir Gün Herkese Lazım Olur

Bu yüzden üstünlerin değil hukukun üstünlüğünün tesisine çok ihtiyaç var. Çünkü her kesin üzerine anlaşacağı temel hususlardan biri hukuk ve adalettir.

Herkesin ekonomi konusundaki görüşleri farklı olabilir. İnsanların sağcı, solcu, muhafazakâr ya da Marksist olması da normal. Ama her kesin hukuk karşısında eşit olmasına, yargının tarafsız ve bağımsız olmasına ve hukukun üstünlüğüne demokrasiye inanmış hiç kimsenin itirazı olmaz.

Çünkü eşitlik özgürlük lafla olmaz hukukla olur. Hukuku zengine ayrı fakire ayrı, Alevi’ye ayrı Sünni’ye ayrı, Doğuya ayrı Batıya ayrı uygulayamazsınız. Uygularsanız onun adı hukuk olmaz, zulüm olur.  Zulmün karşısında sussun ise dilsiz şeytandır.

O halde esas ve öncelikli olan zulme ve zalime karşı mazlumun yanında yer almak ve buna uygun demokratik bir hukuk sistemini bir an önce inşa etmektir.

Sonuç

İçinde bulunduğumuz zaman dilimi ve karşı karşıya bulunduğumuz sorumluluklar, sorunlar ve vereceğimiz kararlar bakımından tarihi bir süreçten geçiyoruz. Verilecek kararlar da o denli tarihi olacaktır. Verilecek kararlarla sadece bugüne karşı değil tarihe karşı da sorumlu olacağız. O halde sürecin aktörlerinin bu bilinçle hareket etmeye davet ediyoruz.

Yanlış bir karar, verenleri, tarih karşısında hesabını veremeyecekleri bir durumla yüz yüze bırakabilir.

Yorumlar (0)