“Türkiye’yi Türkler yönetir.”
Yukarıda kalın harflerle yazılan sözü kim söyledi ve ne kadar gerçek?
Kimin söylediğinden çok kime hizmet ettiği önemli olsa gerek. Bir yerde doğru, o ülkede veya bölgede yaşayanların yönetimde olmasından doğal ne olabilir ki?
 Kişi başka ülkede veya bölgede yaşıyor ama yönetici ve karar alma mekanizmasında da bulunuyor, bu durum ne kadar samimi?
İşgal orduları veya egemen güçlerin sömürgesi olan yerde “genel” vali ya da başka adlarla birileri bulunur, bunların görevi olay ve yaşama karar verip müdahale eder. Tek yetkili seçilmiş kişi ya da kişiler vardır. Burada toplum esir alınmıştır.
Güçlü ordusu ya da yönetim erki olsa bile baş yönetici istediği kararları almada ve uygulamada zorluk çektiğinde başka ülkelerden isteklerine uyup kararlar alacak ulema ya da seçkin birini davet eder. Bölgemiz ve ülkemiz tarihinin fetret döneminde Celebi Mehmet bir dönem abisinin kazaskeri ve ulemalardan haksızlığa karşı çıkıp dile getiren Şeyh Bedrettin için fetva verilmesini ister. İstediği fetva öz kardeşlerinin katli gibidir. Zamanın ulemaları ki içlerinde daha sonra devlet ricalinde önemli görevler üstlenecek olan Ebussuud efendinin atası bile bu duruma karşı çıkar. Ülkesindeki ulemanın istediği fetvayı veremediğini hisseden sultan acem diyarından Mevlana Haydar Acemi’yi davet ettirerek istediği kararı çıkartır ve ağırlığınca hediyeler verilerek gönderir.  
III Selim ordusunda yenilik yapmak için Fransa’dan yardım ister. Fransa’nın daha sonraki döneminde yöneticisi olacak olan Napolyon başkente geldiğinde topçu birliklerin kurulmasında başında bulunur. Askeriyede uzun yıllar Fransız eğiliminin etkisinin bulunmasını sağlar. 
19. yüz yılın son döneminde Prusya ve Almanya’nın Avrupa’da Pazar paylaşıma geçte olsa katılırken şansölye Bismarck’ın buradaki önemli rolü nedeniyle Osmanlıda hayranlık uyandırdığı bir gerçek. Yöneticiler ordunun eğitimini Alman ekolüne geçirirken onların subaylarına önemli görevlerde verdirir. Sonuçta I.Paylaşım savaşına girmek ve akabinde ülkemizin işgal edilmesi. 
Çok değil yakın tarihimizde, II. Paylaşım savaşı sonucu ABD’nin güçlü çıkması ve akabinde hem askeri hem de ekonomik birlikleri dünya genelinde belirleyici olmaya başladı. Kendi kendine yeten ve “yurtta barış cihan da barış” ilkesini savunanlar nedense NATO ya girmek ve ihtiyacı olmasa da Marshall ve Truman yardımı almak için el açtı. Verilen hibe verilen bağış cüzi miktardaki ekonomik borç göbekten bağımlılığı getirdi. Ordu ABD ve NATO ya bağlandı; ekonomi Dünya Bankası ve İ.M.F. nin direktiflerini yerine getirmeye başladı. 
NATO ve Pentagon’a bağlı ordu, ekonomi D.B. ve İ.M.F.’nin direktifiyle eğittiği bürokratlar ülkeyi içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Bunların talimatları hükümetler tarafından yerine getirilmekte.  1970/80 yıllarda Chicago Üniversitesi öğretim görevlisi 1976 Nobel ödüllü (!) Milton Friedman’nın sıkı para politikası her yerde uygulanmaya başladı. Devlet kamu kurumlarını özelleştirip sattı, ülkenin parasını koruma kanunu iptal edildi, dış alım alın artar, yerli üretim durma noktasına getirildi, çalışanların ekonomik ve sosyal güvenceleri rafa kalkar bu da yetmez askeri darbe ve kararnameler çıkarılır. 
Bugünlerde ülkemizin yetişmiş birçok insani her sektörde parmakla gösterilmekte. Bunlardan neden yararlanılmıyor? Bilgileri ve tecrübelerimi yok? Yoksa ülkemizin yetiştirdiği değerlere güvenmiyor muyuz? Oysa devlet her ilde, her dernek ve vakıf da birer üniversite açmıştı, buralarda ne yetişiyor ve kimler ders veriyor? Bu okulların verdiği eğitim yok mu sadece kâğıt mı veriyor? Yoksa “Türkiye’yi Türkler yönetmiyor mu?” Gerçekten ülkeyi kim yönetiyor?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.