27.02.2021, 11:42

Ülkenin nefes almaya ihtiyacı var

Yeni bir yayın mecrasında tekrar birlikteyiz; şükür kavuşturana. Umarım Ankara Ekspresi Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu nefes borularından biri olur. Umudum ve temennim tam da budur. Nefes almaya ihtiyacımız var. Yeni nefes alanlarına, taze oksijene ihtiyaç duyar gibi, ihtiyaç duyar hale getirildik. Devletin aşırı derecede merkezileştirilmesi, neredeyse bütün hayat alanlarını bir kasırga gibi, esip gürleyerek, büyük bir şiddetle ezip daralttı. Üstümüze giydirilen elbise, adeta orta çağ şövalyelerinin savaş zırhı gibi, hem görüş alanımızı baskılayıp daralttı hem de tek tek bireyler olarak nefes almamızı imkansız hale getirdi.  Ekonomiden siyasete, kültürden spora, oradan sanata ve bilime varıncaya kadar, öyle amansız bir sıkışmanın tam girdap noktasına öyle hiddetle itildik ki, ellerimizi açıp Allah’a ‘’ya rabbi, bir nebze taze nefes’’ diyecek vaziyete sürüklendik. Durum vahim, vaziyet fena, hem de çok fena.

Devletin aşırı merkezileştirilmesi talebi toplumun talebi değildi. Bunu bugün ortaya çıkan vahim sonuçlarından biliyoruz. Peki, ama bu aşırı merkezileştirme, toplumun talebi değilse, kimin talebi? Kim bir toplumu nefes alamaz hale gelinceye kadar merkezileştirmek ister?  Bu vaziyetten ne murat edilir? Devletin aşırı merkezileştirilmesi, otomatik olarak siyasetin de merkezileştirilmesi anlamına gelir. Hele bizim gibi sivil toplumu pek gelişmemiş olan ülkelerde, sivil toplum kurumlarının bebe adımlarıyla yürümeye henüz başladığı toplumlarda, devlet, her şeyi belirleyici aktör haline gelir. Devleti dengeleyecek, onu belirli ölçülerde sınırlayıp denetleyecek hiçbir kurumlaşma ya da güce de izin verilmedği için, devlet denilen aygıt bütünüyle bir keyfilik ve keyfiyet içinde her şeyi kendine bağımlı hale getirir.

Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi adıyla Türkiye’yi kıskaçları arasına alan demir pençe, en yüksek otorite olarak, her şeyden önce haklar ve özgürlükler alanını, bir limon parçasını sıkar gibi sıkarak posasını çıkardı. Toplumsal mutabakatlarımızın ne ilkelerine sadık kaldı ne de yönetim etiği bir değer taşımaya başladı. Prensip olarak adil olmak unutuldu. Adil olmak her şeyden önce değerler etiğinin en yücesiydi, öyle vazediliyordu. Ahlaktan bahis bile etmiyorum. Çünkü bir yönetim ahlakından söz etmek asla mümkün değil. İlke olarak adalet rafa kaldırıldı. Oysa adalet, bir hukuk normudur ve içeriği hepimiz tarafından yasal olarak hükme bağlanmıştır. Bu açık mutabakat hükümlerine rağmen, adaletin yerine hızla adaletsizlik ikame edildi, ediliyor.

İleri mi gittiğimiz yoksa geri mi gittiğimiz hiç belli değil; ama değişim irademizin gasp edilmeye çalışıldığı çok açık. Değerlerin bilgisi yerine olabilecek en kötü muhafazakarlık tarzıyla değer yargıları ikame ediliyor. Değer kendi bilgisinden soyutlanıyor onun yerine davranış modelleri, toplumsal hafızamıza monte ediliyor.

Önce ne anlama geldiğini hiç kimsenin bilmediği ‘’Beka’’ kavramıyla rehin alındık, şimdi de Kanal İstanbul ile satışa çıkarılıyoruz. Toplumsal varlığımız bir bütün olarak adeta vitrine konulan bir metanın raf ömrüne indirgendi. Rasyonel bir varlık olan insan, perspektifini kaybetmiş papazın dul karısı vaziyetinde, şaşkın ve umutsuz.

Yeniden nefes almanın biricik yolu, olup biteni idrak etmektir; diğer bir deyimle olup bitenlerin ana halkasını fark etmektir. Devletin en öncelikli görevi merkezileşmek değildir; hakları korumaktır. Haklar da öyle sanıldığı gibi sadece özgürlüklerden ibaret değildir. Elbette özgürlük ve serbestlik hakları çok önemli ve değerlidir. Hiç kimsenin bu hakları çocuk oyuncağına çevirmeye hakkı yoktur. Ama beslenme de bir haktır, barınma da. Ve bu haklar kesinlikle güvenlik hakkından daha kutsaldır. Aç birinin güvenliğe ihtiyacı yoktur. Evsiz biri, savunma giderlerini asla dert haline getirmez.

Haklar siyah beyaz gibidir; haklarını grisi yoktur. Hak ya vardır ve verilir ya da yoktur, alınır. İnsan olmanın biricik teminatı haklara sahip olmasıdır. Hakları olmayanlar insan olarak anılmazlar. Birini haklarından mahrum bırakmak onu insanlığından mahrum bırakmaktır.

Yorumlar (0)