Ne zaman ekmek elden su gölden anlayışı ile yaşayan insanlar görsem aklıma Gandi’nin o meşhur sözleri gelir.
‘Bizi yok edecekler şunlardır: İlkesiz siyaset, vicdanı sollayan eğlence, çalışmadan zenginlik, bilgili ama karaktersiz insanlar, ahlâktan yoksun bir iş dünyası, insan sevgisini alt plana itmiş bilim, özveriden yoksun bir din anlayışı…’’
Bu sözlerin sahibi Gandi, ‘Bir insan yaptıklarının toplamıdır’ diyerek söylediklerin değil, yaptıklarınsın da diyerek aslında insanoğluna ciddi bir ayar vermiştir.

Başarı kolay elde edilmez
Düşünün dün tarih 26 Ağustos’u göstermekteydi.
Türk tarihinde iki önemli zaferin tarihi olan 26 Ağustos’u.
Birisi Türkler'e Anadolu'nun kapısını açan 26 Ağustos 1071’de gerçekleşen ve Alparslan tarafından yönetilen Selçuklu ordusu ile Bizans ordusu arasında gerçekleşmiş, Bizans İmparatorluğu’nun yenilgisi ile sonuçlanan Malazgirt Savaşı.
Bu savaşta Sultan Alpaslan 50 bin kişilik ordusu ile kendi ordusundan 3-4 kat fazla 200 bin kişilik Bizans ordusunu şayet dize getirmişse inanın bana yan gelip yatarak değil, çalışarak, kafa yorarak, cesur davranarak bunu başarmıştır.
Bu savaştan tam 9 asır sonra 1922’de yine bir 26 Ağustos günü başlayan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde Yunan ordusunu bozguna uğratan Atatürk Anadolu’nun sonsuza dek Türk yurdu olarak kalacağını tüm dünyaya göstermiştir.
Bu savaşın da öncesini, sonrasını, ruhunu hissettiğinizde ortada ciddi bir kafa yorma, plan, çalışkanlık, hırs ve devlet adamlığı zekası yatmakta.
her iki savaşta da ‘hilal’ diye tabir ettiğimiz geri çekilir gibi yapıp düşmanı sağdan ve soldan kıstırmayla başarıya ulaşılmıştır.
Bugün şayet Alpaslan ve Mustafa Kemal Paşa tarihe geçtilerse inanın bana bu iki savaşın önemi büyüktür.

26 Ağustos tesadüf değildir
Büyük Taarruz’un başlamasının Malazgirt Zaferi’yle aynı ay ve güne denk gelmesi tesadüf mü yoksa Atatürk tarafından özel olarak seçilmiş bir tarih mi?
Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vahdettin Engin’e göre, bu seçilmiş bir tarih ve buna benzer fazlasıyla örnek var. Engin anlatıyor:
“23 Ağustos’ta başlayan ve 21 gün 21 gece süren Sakarya Savaşı’ndan sonra ordunun hem silah hem de asker sayısı olarak büyük taarruza hazırlanması yaklaşık bir yıl sürdü. Ve tüm hazırlıklar büyük bir gizlilik içinde yapıldı. Örneğin, 28 Temmuz’da subaylar arasında bir futbol maçı tertipleniyor ve bu maçı seyretmek üzere ordu komutanları ile bazı kolordu komutanları Akşehir’e davet ediliyor. Türk ordusunun kurmay heyetinin bir maç vesilesiyle bir araya gelmesi düşmanın şüphesini çekmiyor ve Kurtuluş Savaşı’nın en kritik kararları bu toplantıda alınıyor. Yani aslında ağustosun ortasına doğru hazırlıklar tamam ama Başkomutan Mustafa Kemal Paşa taarruz tarihini 26 Ağustos olarak belirliyor. Bu çok anlamlı, niye 20-23 ya da 28 Ağustos değil? 26 Ağustos olarak belirlemesi Malazgirt’ten bir referans alması anlamını taşıyor. Çünkü çok iyi tarih bildiği için bu tarz şeylere önem veriyor. Mesela aynı şekilde İş Bankası’nı 26 Ağustos’ta kurduruyor. Halk Fırkası onun için çok önemli kendi partisi ve onun kuruluşunu yine önemli bir tarih olan 9 Eylül’e denk getiriyor. Erzurum Kongresi Milli Mücadele’nin başlangıcıdır ki onu da özellikle 23 Temmuz’da, yani 2. Meşrutiyet’in ilan tarihinde topluyor. Çünkü o tarihlerde milli bayram olarak kabul ediliyor.”

Hak ettiğimiz şekilde yaşayabiliyor muyuz?
Bakın geride on günden fazla süren uzun bir tatil bıraktık.
Dolar almış başını gidiyor.
İşsizlik had safada.
Ekonomik kriz hepimizin belini bükmüş.
Ülke olarak inanılmaz bir krizin eşiğindeyiz.
Uzmanlar daha bu günler başlangıç, bu günleri arayacağız diyorlar.
Üretim yok.
Tarım yok.
İhracat yok.
Eğitim sistemimiz içler acısı.
İmkanı olanlar çocuklarını yurt dışında eğitiyor.
Hatta eğitimle kalmıyor mümkünse geri gelmemek üzere gönderiyorlar.
İyi de...
Bu topraklar kolay kazanılmadı.
26 Ağustoslarda, 18 Martlarda, kanlar boşuna mı döküldü.
Sınırlar boşuna mı çizildi.
Bayrak boşuna mı dikildi.
Elimizdeki değerlerin kıymetini bilmeliyiz.
Ülkemize ve değerlerimize sahip çıkmalıyız.
Ülke insanları olarak el birliği ile daha mürevveh, daha refah, daha huzurlu, daha güçlü bir ülke olmamız için hep birlikte aynı hedefler üzerine yoğunlaşmalıyız.
Mümkünse ülkemizde üretmeli, ülkemizde okumalı, ülkemizde marka değerler yaratmalıyız.
Ama işte ne yazık ki bütün bunları düşünürken de uzun tatillerden, boş vermişliklerden, vurdum duymazlıklardan kaçınmalıyız.
Aksi halde yazımızın başında söylemek istediğimiz gibi; çevresine, doğaya, insanlığa, vatanına, ailesine faydalı olamayan bir birey olarak yaşamaya devam ettiğimiz sürece önce bu topraklar uğruna kanlarını dökenlere ihanet etmiş oluruz.
Sonra her bir insanın bir kez şans bulduğu bu dünyaya gelme şansını çok kötü kullanarak göçüp gideceğiz…
Hepsi bu…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.