13.10.2021, 05:24

Yaslandığımız gövdelere kıymayın…

Yedi tepeli şehrimde, bıraktım gonca gülümü kilometrelerce yol geçtim. Her geçtiğim yerde ağaçlara gülümseyerek baktım. Arada bir durup altında gövdesine yaslanarak güven tazeledim.

Haftanın yorgunluğunu atmak için bu kadar yol kat etmemin sebebi, ağaçların oluşturduğu korodan dünyanın en güzel şarkısını dinlemek. Düşen yaprağın dans edercesine toprakla buluşmasını izlemekten başka hiçbir değildi. Sen bana bundan dolayı devrimcilik diyebilirsin. Gurur duyarım.

Yandı iki gözüm…

Telef oldu canlarım…

Kül oldu selvi ağaçlarım…

Ormanlar, bir ülkenin akciğerleridir. Bulunduğu ülkenin en büyük zenginlik kaynağıdır. İlkokulda öğretilmişti.

Birileri ‘zenginlik’ kelimesini maddiyat olarak anlamış olacak ki gün olmuyor bir yerler de ağaçlar katledilerek taştan binalar inşa etmesinler.

Büyükşehirlere göçü durduramadık. Dağ, bayır her yerde ağaçları kestik yollar açtık, köprüler kurduk. Binaları hesapsız yükselttik. Allah’ın bir kulu çıkıp dur demedi.

Bir dairede kazanç ne kadar yüksekmiş ki, satmak için milyarlarca para reklamlarına harcanıyor. Kimse de demiyor ki, bu bütçeden geçinemeyenlere şu kadar ayıralım. Vuruyorlar abalıya…

Maalesef insan, gittiği yere düşüncelerini de götürüyor. Hafızamdan yanan ormanları silemiyorum. Hançerlemiş insan gibi görüyorum. Her darbede acıyla bağırışlarını duyuyorum. Ağaçların cinayete kurban oluşlarına tanıklık ediyorum. İçim acıyor.

Durumun bu kadar vahim olmasına rağmen, ağaçlar içinde yürüyüşüm sırasında yanaklarımda oluşan gülümsemeyi hiçbir şeye değişmem!

Ya gözlerim! Mutluluktan içleri gülüyor. Düşünüyorum da birçok huyumun değişmesine rağmen, gözlerim halen aynı gülüyor. Sebebi yaratılanı, yaratandan ötürü sevmemden olsa gerek.

Kahverengi ağaçların dallarının ucundaki yeşil yapraklar, uçlarında rengarenk tomurcuklar, çiçekler dokunmayı bırakın bakmaya kıyamıyorum. Böyle bir yere dozerlerin girdiğini düşününce ürperiyorum.

Unutmayalım. Orman ve insanlık iç içedir.

Yapılan dikey binalar yüzünden rüzgârın nasıl bir etkisi oluyordu onu unuttuk. Şimdi yatay olacakmış. Neresinden bakarsan bak çelişki var.

Kanal İstanbul’u hayata geçirmek Türk insanın değil, yabancıların işine yarayacaktır. Daha kazı çalışmalarında bile etlerimi kör bıçakla kesiyorlarmış hissini yaşıyorum.

Aslında konu sadece kanal veya İstanbul’da değil. Konu birilerinin zenginleşmesi uğruna topraklarımız, ağaçlarımızı yok etmesidir.

Sıra sit alanlarımıza kadar geldi.

Hoppala, bu da nereden çıktı deme.

Oku.

Şöyle ki, 180 milyon yıl önce oluştuğu bilinen Kırklareli İl Özel İdaresi mülkiyetinde bulunan ve Trakya’da turizme açılan ilk ve tek mağara olan Dupnisa Mağarası’nın önünde yer alan ve kayıtlarda “tarla” olarak görünen iki araziyle ilgili Kırklareli İl Genel Meclisi’ne 2020 yılında teklif sunuldu.

Kısaca, Dupnisa Mağarası tehdit altında olduğunu söyleyeyim de anla.

Elbette karar alındığı gibi, alınan karara istinaden turizm alanı olarak kullanılması onandı. Hatta ihaleye çıkartılması için meclis yetkiyi de verdi.

Mağaranın 2. derece sit alanında olduğunu ve içinde binlerce yarasanın yaşadığını, kendisine has bitki yapısı ile canlı yapısının bulunduğu bildikleri halde buna izin verdiler.

Eee, diye şaşırma. Dahası da var. Bölgede inşaat çalışmaları bile başladı.

Ne mi olacak?

Tabi ki otel. Apart, yıldızlı otel, motel anlamam. Sonuç olarak tesis yapılacak onu bilirim.

Pek tabi ki otel veya herhangi bir projesinin uygulanması halinde çevre ve doğa yapısı bozulacak. Ve projenin geri dönülemez zararlar vereceği muhakkaktır.

Ne mi yapılmalı?

Bu acayip sorun tıpkı, “Örneğin”, “Aynen”, “Atıyorum”, “Yapacak bir şey yok” gibi kısıtlı kelimelerle cümle kurmaya çalışan çokbilmişlerin sorusuna benzedi.

Elbette ki, ya-pıl-ma-ma-lı-dır.

Onay merci iyi bir ağaca sarılıp gölgesiz kalmak istemiyorsa, çocuklarının geleceğini düşünüyorsa onaylamamalıdır. Hatta yapılan inşaatı söktürüp tarla olarak eski haline dönüştürmelidir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bak ağaçlar için ne demiş.

“İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar. Onlar; ne üzerlerinde barınan kuşların ne gölgelerinde yatan insanların ne de verdikleri yemişlerin hesabını tutarlar. Umarım anlamışsındır.

Nazım Hikmet ile Zülfi Livaneli’nin bestelediği şarkıyı mırıldanarak yedi tepeli şehrime doğru yola çıkıyorum.

Karlı kayın ormanında
Yürüyorum geceleyin
Efkârlıyım, efkârlıyım,
Elini ver, nerde elin?
Memleket mi, yıldızlar mı,
Gençliğim mi daha uzak?

Geçtiğim uçsuz bucaksız ağaçların içinden gözlerimde yaş yalvararak haykırıyorum.

Efendiler, lütfen ormanlarımıza daha fazla kıymayın.

Yorumlar (3)
isa kemal 2 hafta önce
"siz doğayı sevin ki doğa da sizi sevsin" diyor bir bilen ... ama malesef biz bilenleri değil işimize gelenleri dinliyoruz .......
Yigit Özgür 2 hafta önce
Yaşam konforu zannettiğimiz binalasmak ve taş yapıtlar için kendi hayatınızı yani tabiat ana yı yok ediyoruz
ÇETİN KOCAKUŞAK 2 hafta önce
DOĞA KATLİAMINI NE KADARDA GÜZEL HİCVETMİŞSİN KALEMİNE GÖNLÜNE SAĞLIK ÜSTADIM