25.06.2021, 06:44

Yazıyorum

Yazıyorum unutmamak için.

Yazıyorum birilerinin öğrenmesi ve hatırlaması için.

Yazıyorum söz uçar yazı kalır diye.

Ne zaman oldu pek anımsamıyorum, hatırladığım okumaya başladığım zaman, önce babam sonra büyük kardeşimle birlikte gazete ve kitap okurduk. Okuduklarımızın özetini eskilerin tabiriyle ne anlamış isek onun ana fikrini çıkarıp yazardık. Teknoloji günümüzdeki kadar ileri değildi. Babam 1950/70’lı yılların İstanbul telefon hat ustası olup tercihli telefon alma hakkı olmasına rağmen telefonumuz bile yoktu. Çünkü İstanbul’un her yerinde telefon iletişim alt yapısı yoktu. Buna rağmen mektuplu haberleşme ve iletişim önemini korumaktaydı. Hatta hatırlayanınız belki vardır, “bak postacı geliyor” türküsünü dillerden eksik olmuyordu.

Mektupla haberleşme iletişim önemliydi. Komşularımızdan bazıları okuma yazma bilmediğinden askerdeki oğlu, gurbetteki yakınının mektubunu okumak ve yazdırmak için bizi çağırdıklarını biliyorum. Babam da kardeşlerine mektup yazmak için hafta sonunu bekler bizi karşısına alır yazdırırdı. Mektup bittiğinde okutur beğenip beğenmediğimizi sorardı. Çünkü yazdığımız mektupta bizden de bir parça vardı görüşümüzü alıyor yakışıklı imzasını atıyordu.

Mektup yazarak haberleşme günümüzde pek kullanılmamakta onun yerine teknolojik imkânların genişlemesiyle telefon kullanılmakta. Yazın edebiyatımızda mektup dili önemli bir yere sahipti. Günümüzde haberleşme ve okuma alışkanlığı teknolojinin gelişkinliğine garip ama gerçek yenik düştü. Okuma ve yazma alışkanlığı hatta bildiklerini aktarma becerisi gittikçe azaldı. Uyuşukluk ve tembellik boyun eğmeyi ve biat alışkanlığını getirdi. Sevgisiz ve yaşam umudu olmayan, âşık olduğuna ve sevdiğine mektup ve şiiri nasıl yazar? Oysa toplum olarak okumadığımız gibi yazmayı da unutmuşuz.

  1. ve baskı günleri yasaklı ve bir o kadar acının, kederin, yokluğun ve yoksulluğun yaşandığı günlerdi. O günden bugüne kimi az kimi çok zaman geçmiş olsa bile bize yaşadıklarımızı unutturacak yaşam umudu verecek kimse çıkmadı. Kendi gayretleriyle şairin dediği gibi sol memenin altındakini soldurmadan düşmana, yalancıya ve ihanet edene inat ayakta dik duranlar az da olsa vardı. Gelecek günler bugünlerden daha ağır baskı, ihanet ve riyakârlık kokmakta. Toplumsal yaşamda egemen güçlerin ve ona yarananların yani bizim toplumsal sınıf düşmanımızın saldırılarını ve kahpeliklerini tahmin ederiz ama dost bildiklerimizin sözlerine ve ihanetine dayanamayız.

“Günler ağır, günler yasaklı, günler baskı ve ihanet ve bir o kadar kasvetli geçmekte.” Yokluk ve yoksulluk günleri bizi beklemekte, sevdiklerimizi bir, bir kaybetmekteyiz. Yaklaşık bir asır ömrü içinde 1939’de yedi yaşında sürgünde annesinin çeyiz sandığı içinde sınırı geçmişler. ll. Emperyalist Pazar Paylaşım savaşını yokluğu yaşamış. Kendi halinde evin en küçük çocuğu olarak büyümüş. Oysa içinde fırtınaların estiği, kelimelerin kifayetsiz kaldığı dönemde sevdiği adamla mutlu bir gelecek hayal etti. Şairin dediği gibi,”hayali minnacık bir evdi, bahçesinde ebruli hanımeli açan ev”. Hayal etti ama ülkeyi yöneten egemen güçler buna izin vermedi.

İlkin kızını 1958 hazanında “ boğmacadan”, sonra oğlunu sorgu odasındaki “işkenceden” kaybetti. Hayat durmadı 12 Eylül 1980 de hem ailesi hem de ülke üzerinde kasvetli bir hava hâkim oldu. Çocukları üzerinde yapılan baskı ve eziyet dayanılmaz denilen acılara dayanmaya kocasına yoldaş olmaya çalıştı.

Sorgular, işkenceler aile fertlerinin her birine baskı ve eziyet devam etti. Adliye binalarının önünde adalet aradılar, sorguda işkencedeki çocukları için ses olup siyasi tutsak ailelerle birlikte oldular. Gözaltı ve sorguları yaşadılar. İdamdan yargılanan evladı için adaleti, adalet yapan ve uygulayan kişi ve kurumlardan sordu.

Zaman hızla akmaya devam ederken kocasının bedeni fazla dayamadı, ardından kızı geri manevra yapan nakliye kamyonunun altında kaldı. Tüm bunlara rağmen hesap sorduklarından yanıt alamadı. 2020’nin bu günlerinde bedeni ağırlaşmaya başladı. Yaşamı bir film şeridi gibi gözünün önünde canlaşıyordu ama kesitli olarak. Aldığı ilaçlar onu uyutmaktan başka bir şey yapmadı.

Haziran’ın sonuna doğru (24) bir akşamüstü bedeni dayanamadı 88 yaşında hayata veda etti. İşkencede yitirdiği oğlu, kazada yitirdiği kızı ve can yoldaşı kocasıyla aynı kabirde buluştu. Sezai Sami’nin dediği gibi “hayatıma giren kadınların” başındaydı “göçmen kızı”.

Yazılacak ve anlatacak çok şey var.

Yaşam sınırlı, sayfalar sınırlı vesselam sınırlı bir yaşam içinde sınırlı biçimde yaşamaktayız. Üstümüzdeki ölü toprağını ve kalıpları kırıp sınırları aşabilir miyiz?

İşte bunun için hafızalarda kalsın diye not alıyorum.

Yorumlar (0)