24.09.2020, 05:18

Yetiş Kamil...

Mesaj atmış;

"Kamil, yetiş çok kötüyüm..." Kamil, sabah mahmurluğuyla gözlerini ovuşturup telefonuna gelen mesajı okuduktan sonra; "Vay anasını işi düşen nasıl da mesaj atıyor" diye söylendi. Meğer Kamil'in gözlerine bakmaya doyamadığı Arzu'su trafikte kalmış. Arabanın motoru arıza yapmış ve Haramidere yokuşunda öylece kalakalmış ve "yetiş ya Kamil..." diyerek aman dilenmiş.

Sabahları gözünü açtıktan sonra yataktan kalkmakla, kalkmamak arasında uzun süre beyin jimnastiği yapan ve kalktıktan sonra kahvesini içerek günün demlenmesini bekleyen Kamil, Arzu'nun bir çağrısıyla yataktan fırladı.

"İşi de düşse Arzu benim Arzu'm..." diye diye gömleğinin düğmelerini ilikliyordu. Bir an evvel Arzu'ya yetişmek, o'na içten bir merhaba demek, arabayı çektirmek ve Arzu'yu kendi arabasıyla eve bırakmak için yanıp tutuşuyordu. "Hale bak arkadaş insan sevdiği için nasıl da sabah beş altı demeden dipçik gibi oluyor" diyen Kamil, apartmanın merdivenlerini koşar adım indiğinde az daha düşecekti...

Amerikan filmlerindeki başrol oyuncularını andıran bir çeviklikle arabasının direksiyonuna geçen Kamil bu esnada Arzu'yu da arayarak, çıktım geliyorum demeyi ihmal etmemişti. Ve Kamil ara sokaklardan geçip ana artellerde yolları arşınlamaya başlamıştı;

Parseller, Saadetdere filan derken az ilerideydi işte Haramidere. "Tam metrobüs köprüsünün altındayım" demişti Arzu, metrobüs köprüsüne 140 kilometre hızla yaklaşan Kamil, aracını frenleyip sağa yanaşırken gözleri Arzu'yu arıyordu...

Ama Arzu falan yoktu.

Şaşırdı Kamil. Tekrar aradı Arzu'yu...

"_Alo, Arzu ben geldim hani neredesin?

_Ya Kamil, teşekkür ederim zahmet verdim. Ama yoldan geçen bir beyefendi yardımcı oldu çektirdik arabayı servise teslim ettik...

_Demek öyle.

_Hıhı.

_Peki sevindim o zaman...

Ve Arzu hiçbir cevap vermeden kapattı telefonu. Bir sabah da böyle başlamıştı. Küfür gibi kıyamet gibi. Arzusuz Arzulara kurban edilmişti bile gün daha en başından. Hayıflandı Kamil...

Bundan sonra "ölüyorum gel dese gelmem" diye söylene söylene bindi arabasına. Sol sinyalini yakıp yola geçmeye hazırlanırken az daha kendisine çarpacak Silivri otobüsüne karşı kornaya köklenen Kamil, arzusuzluğun hıncını bir küfürle alıverdi;

"Ulan ayı ehliyeti nereden aldınız. Hiç mi insanlığınız vicdanınız yok. Utanmıyor musunuz ya yazık günah..."

Ve arabanın teybinden bir türkü yankılanmaya başladı;

"Yallah şoför yallah..."

Sevelim sevilelim...

Leman, "Kamil, uyanır uyanmaz beni arar mısın?" diye mesaj atmış. Sabah saat beş buçukta. Gözünü henüz yeni açan Kamil, yataktan çıkmadan eline aldığı telefonunda mesajı görür görmez kuvvetli bir "hassssiktir" demek istedi. "Kesin bir şey oldu ya da bir şeyler öğrendi..." diye düşündü. Ne olmuştu acaba, sabah sabah millet şiirlerle, şarkılarla, tatlı tatlı günaydın mesajlarıyla güne başlayıp, pazar kahvaltısı için ayna karşısında güzel kıyafetler giyerken, şu Kamil'in başına gelene de bakın...

Neymiş Kamil uyanır uyanmaz beni araymış hem de sabah 5 buçukta yazmış... Neyse dedi Kamil ve yatağından kalkıp cama karşı esneyip, gerindi. Arayalım bakalım diyerek istemeye istemeye, Leman'ı aradı...

Bir çaldı, iki çaldı, üç çaldı, çaldı; Telefon çalarken sanki İsrafil kıyamet borusunu öttürüyordu...

Çaldı, çaldı, çaldı...

Kamil tam kapatmaya hazırlanıyordu ki Leman o şuh sesiyle; "Günaydın" dedi gülümseyerek. Şaşırdı Kamil. Bir gülümseme bu tatlılıkta bir günaydın hiç ummuyordu. Hemen lafa girdi;

"Kızım sabah sabah mesaj atmışsın nasıl tırstım önemli bir şeyler oldu diye..."

Leman, Kamil'den daha akıllıydı ve ilişkinin siyah perçemli kaptanıydı hemen susturdu o'nu;

"Saf, sesini duymak istedim. Seni özledim..."

Bu denli sevgiye alışık olmayan Kamil afallamıştı ve haylaz bir çocuk sevinciyle; "Yaaa demek öyle..." diye Leman'ın sevgisinden sonuna kadar istifade etmek niyetindeydi...

"Seni seviyorum görüşürüz..." dedi Leman,

"Ben de seviyorum, çok seviyorum" diye yanıtladı Kamil ve kapandı telefonlar.

Kamil, ayakta durduğu yerde öylece kaldı. Camdan dışarıya baktı, yüzüne vuran güneşe baktı ve tatlı bir tebessüm bıraktı sabaha...

Kahvesini almak için mutfağa doğru adımladığında; "Leman'ım benim beee" diyordu. Sevmek böyle bir şeydi. Günü anlamlı kılan, güzelleştiren... Sevin, sevilin dostlarım...

Ahmet Kaya'ya dair

Sahildeyim. Deniz bana bakıyor ben denize. Kimseler yok. İn, cin ve ben top oynuyoruz. Elimde tekelden 10 liraya aldığım tombul bir Efes şişesi ve dudaklarımda kederli bir Ahmet Kaya türküsü. "Söyle, söyle; yar bize ne oldu. Gözlerini öpeyim istedim. Gözlerin düşmanım oldu..." diye mırıldanıyorum. Etrafta kimsesiz kediler ve sahipsiz hüzünler var. Kimin sahi bu keder? Kimin bu üzüntü? Hep mi bize düşecek bunca elem, bunca keder? Bir tebessüm arıyorum ama hani? Kamil de gelmedi bugün. Bir başınalığım pek dumanlı pek sahici. Oysa böyle yıkmamalıydım kendimi. Sıkılmış bir yumruk gibi girmeliydim hayata. Mücadele, mücadele, mücadele...

Üniversitedeki eylem günlerindeki gibi; "Bu daha başlangıç, mücadeleye devam..." sloganları atarak ilerlemeliydim belki. Ama hayır. Bugün Ahmet ağabeyin dediği gibi; "İtten aç, yılandan çıplak..." halimiz. Ve gelip durmuşum kapına, biliyorum biliyorum bu sahil bu martılar bu mavilikler değil senin kapın. Biliyorum suyun öte yanı, köprünün diğer ucunda kapın. İyi ya gönlünün kapısı? Çok fazla oturmamalıyım buralarda. Havalar soğudu ve üstelik deniz ve göğün maviliği insanın aklını başından alıyor.

Kimbilir çıkıp sana gitmeli. Kimbilir belki sen de şimdi oturmuş söylüyorsun;

"Neyleyim gecede

Ölesim tutmuş

Etme gel

Ne olur gel

Ay karanlık..."

Ve bir umut, bir hasret, bir yaşamak ağrısı omuzlarımda sana doğru gelirken, ardımda mavilikleri, ardımda ufku bırakıp sana doğru gelirken;

Koşmak,

Egzozların, molozların,

Yağmaların kıyısından...

Onca insafsızlıkların,

Onca haksızlıkların,

Manzarasızlıkların, parasızlıkların,

Allahsızlıkların kıyısından,

Kimseye ve hiçbir şeye değmeden,

Ciğerlerimi yok edercesine koşmak istiyorum.

Koşmak istiyorum sevgilim,

Koşmak...

Yorumlar (0)