Bit pazarından beyaz perdeye: Kazım

Halkapınar Bit Pazarı'ndan 5 TL'ye aldığı, 1970’li yıllarda yazılan mektubun izini süren Prof. Dr. Dilek Kaya, Türkiye’nin dağ kazalarında ölen 3’üncü kişisi Kazım Küçakalp’in  hikayesini yazıp, belgeselini çekti. Birçok dalda ödül kazanan Kazım Belgesel'ini Damga'ya anlatan Kaya, "Kâzım, bu filmle yıllar sonra arkadaşlarını bir araya getirdi. Beni ve başkalarını da birleştirmeye, buluşturmaya devam ediyor" dedi

Röportaj 15.05.2020, 08:14 15.05.2020, 22:01 Burak ZİHNİ
Bit pazarından beyaz perdeye: Kazım

Bir gün bit pazarından satın aldığı mektuplar Dilek Kaya'yı uzun bir yolculuğa çıkardı. Ardından ödüllü bir film ortaya çıktı. Ben bir izleyici olarak Dilek Kaya'nın yönetmen dilinin etkisinden gözlemim; anlatımın soğuk, mesafeli ama samimi ve ajitasyondan uzak olduğu. Kâzım'ı izledikten sonra bu yolculuğa ortak ettiğim arkadaşlarım da oldu. Onlar da kendi arkadaşlarına ilettiler. Ve benim gözlemim Kâzım'ın yolculuğu kime ulaştıysa hepsinde zamanlama olarak birleştirici, buluşturucu bir etki bıraktı. İşte geçmişten günümüze ulaşan yolculuğun hikayesi...

Prof. Dr. Dilek Kaya kimdir? Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
1973 yılında, Erzurum’da, asker bir baba ve ev hanımı bir annenin dördüncü ve tek kız çocuğu olarak dünyaya geldim. Çocukluğum Erzurum, Kırklareli ve İstanbul’da geçti. Ortaokul ve liseyi İstanbul’da, Galatasaray Lisesi’nde okudum. 1992’de, Bilkent Üniversitesi’nde burslu olarak İktisat okumak üzere Ankara’ya gittim ve yirmi yıl kadar Ankara’da yaşadım. İktisat Bölümü bilinçli bir tercih değildi. O zamanlar gönlümde yatan edebiyat okumaktı aslında. İktisat, bir takım büyüklerin “puanına yazık etme” telkinleri sonucuydu. Doksanlı yıllar, benim kısa filmle seyirci olarak tanıştığım yıllardı. Film festivallerini takip ederdim ve o zamanların naif duygusuyla, bir kameram olsa kısa film çekebileceğime inanırdım. Sonunda, Hi8 video kameralarından yararlanabilme fikriyle, Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü'nde film üzerine yüksek lisans yapmaya karar verdim. Ancak yüksek lisans ve takip eden doktora programının film yapımı değil film çalışmaları programı olması beni kuramsal alanda ilerlemeye sevk etti ve bu alanda uğraşırken film yapmaya pek fırsat olmadı. Bununla birlikte, öğretim hayatım sırasında çeşitli kuramsal sinema derslerinin yanı sıra, senaryo ve animasyon dersleri de verdim. 2013 yılında, radikal bir kararla, artık Ankara’dan çıkmaya karar verdim ve öğretim üyesi olduğum Bilkent Üniversitesi’ni bırakarak İzmir’e, Yaşar Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü'ne geçtim. Halen aynı bölümde profesör olarak görev yapmaktayım.

dilek kaya


Dilek hanım Kâzım Belgeseli'nin serüveni nasıl başladı, bunu sizden dinleyebilir miyiz?
Her şey bir tesadüfle, 2016 yazında, İzmir’de, artık yerinde olmayan Halkapınar Bitpazarı’ndan beş liraya satın aldığım bir düzine mektupla başladı. Halkapınar Bitpazarı, neredeyse her pazar günü saatlerce dolaştığım "kirli ve hüzünlü harikalar diyarı"ydı benim için. Özellikle yitip gitmiş yaşamlardan pazara vuran kalıntılarla ilgileniyordum. Eski fotoğraflar, yazılı eski ajandalar, hatıra defterleri, eski küçük oyuncaklar... Filme sebep olan mektuplara, karmakarışık bir yer sergisi üzerinde rastladım. Sadece tarihlerine baktım ve yetmişli yıllarda yazılmış olduklarını gördüm. Bu dönem akademik araştırmalarım kapsamında da daha önce ilgilendiğim ve çalıştığım bir dönem. Eski mektuplar, geçmişin gündelik hayat kültürünü sıradan insanların gözünden anlamak açısından değerli bulduğum belgeler. Biraz akademik merak biraz da yitik insanların anılarına sahip çıkmak, koruyup kollamak gibi duygusal bir motivasyonla mektupları, yanlarında duran Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi kimlik kartıyla birlikte satın aldım. Eve götürüp okumaya başladığımda mektupların birbirleriyle ve kimlik kartındaki Kâzım Küçükalp’le ilişkili olduğunu gördüm. Okudukça, yetmişli yıllarda bir genç olan Kâzım’ı, arkadaşlarını, ailesini tanımaya başladım ve sempati duydum. Kâzım tam bir rock severdi. Fen Lisesi’nde okumuştu. Çok yönlü, sportif, hayat dolu, meraklı ve maceracı bir gençti... Onu böyle hayal ettim ve çok sevdim. 1974 Ağustos ayında Altıparmak ve Kaçkar Dağlarına düzenlenen bir dağ ekspedisyonuna Kâzım’ı davet eden bir mektup, ben de ona ve etrafındaki gençlere karşı ayrı bir hayranlık uyandırdı. Adını İnternette aramaya karar verdim ki bu daha önce yaptığım bir şey değildi. Karşıma ilk çıkan, en tepelerde Mustafa Kâzım Küçükalp adının da olduğu, "Türkiye’de dağlarda ölen dağcılar" gibi bir liste oldu. Acaba Kâzım, mektupta geçen ekspedisyona gitmiş ve orada ölmüş müydü? Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. Daha sonra, Kâzım’ın gerçekten de o dağ ekspedisyonunda düşerek vefat ettiğini aynı etkinliğe katılmış bir dağcıya ulaşarak teyit ettim. Öyle bir genç için bu sonu kabullenemedim. Onun için bir şey yapmak, hikâyesini daha fazla öğrenmek ve bu hikâyeyi başıma gelen bu ilginç tesadüfle birlikte başkalarına da anlatmak istedim.

Kâzım'ın hikâyesinin film olma düşüncesi nasıl gelişti?
Aslında aklıma ilk gelen, bütün bu karşılaşmayı ve mektuplardaki Kâzım’ı anlatan bir yazı yazmak oldu. Akademisyen olarak genelde yapmaya alışık olduğum şey... Başıma geleni okuldan bir iki arkadaşa anlattım. Bu karşılaşma hikâyesi herkesi çok etkiliyordu. Belgesel film fikri okuldaki bu konuşmalar esnasında ortaya çıktı. Olur mu olmaz mı derken kendimi Kâzım belgeseli için uğraşırken buldum.

Kâzım'dan önce film çektiniz mi Dilek hanım?
Doksanlı yıllarda iktisat öğrencisiyken saf bir heyecanla başlayıp hüsranla biten bir kısa film çekme teşebbüsüm oldu. Aynı yıllarda, seçmeli olarak aldığım video prodüksiyon dersi için, dört kişi Etki adında bir kısa filmi tamamlamayı başardık mecburen. Senaryo ve yapımı felaket olan bu filmin, neyse ki ben dahil kimsede bir kopyası yok sanırım. Doksanlı yılların sonu ve iki binli yılların başında, Çığlık ve Çünkü Kedi Gizemlidir adlı iki amatör kısa metraj canlandırma filminin senaryolarına katkıda bulunmuştum ve kurgularını yapmıştım. Bu filmler İFSAK, Ankara Film Festivali ve Antalya Film Festivali’nde gösterilmiş, bir iki mütevazi ödül bile almıştı. Bugün aynı festivallerde sanırım ön elemeyi bile geçemezler. Bu motivasyonu yüksek ama sonucu naif filmler güzel ve komik anılar benim için. Kâzım benim ilk filmim.

Bir filmde oyuncular ve yönetmen ön plandadır burada Kâzım başrolümüz ama onun vefatından ötürü bütün gözler sizde. Ben kaç kişiyle çalıştığınızı, emek veren arkadaşlarınızı merak ediyorum ve bu yolculuğa onlar nasıl dahil oldular?
Yapımın tüm etaplarını dikkate olarak konuşacak olursam toplamda yaklaşık yirmi kişinin dokunuşu var filmde. Bunların hepsi Yaşar Üniversitesi ile ilişkili insanlar. Kimisi öğretim görevlisi, kimisi araştırma görevlisi, kimisi teknik uzman ve kimisi de öğrenci. Bazılarının önemli ölçüde film yapma deneyimi var, bazılarınınsa hiç yok. Hepsi arkadaşlarım ve hepsi de hiçbir karşılık beklemeden yer aldı filmde. Başlangıçta sadece ben ve hiç tereddütsüz görüntü yönetmeni olmayı kabul eden arkadaşım Devrim Taban ve her konuda koşulsuz destek vermeye hazır birkaç arkadaş vardı. İhtiyaç doğdukça herkes bir yerinden tuttu. İzmir, Ankara ve İstanbul’daki röportaj çekimlerini Devrim Taban’la yaptık. İzmir ve İstanbul’daki bazı ek çekimleri ve Artvin’in Barhal köyü ve Altıparmak Dağları’ndaki çekimlerin tamamını ise en zor anımda imdadıma yetişen Volkan Emrecik, Mert Omay ve Zeynep Oral ile birlikte gerçekleştirdik. Kurguda ve post prodüksiyonda, bu alanda profesyonel deneyime sahip olan, aynı zamanda arkadaşım, Aziz Günhan İmamoğlu ve onun Film Tasarım Bölümü’nden öğrencileri ile çalıştık. Bu aşamada Sakıp Kaan Hakyemez, Turgutalp Paslıoğlu, Burak Işık ve Abdullah Özden’ in büyük emekleri var filmde. Diğer pek çok arkadaşım ve öğrencim, fotoğraf taramasından röportaj deşifresine, altyazı çevirisinden yerleştirmesine kadar pek çok görevi gönüllülükle sahiplendiler. Filmin çok beğendiğim afişini ise, Bilkentli yıllarımdan beri tanıdığım ve tasarımlarına her zaman hayranlık duyduğum, grafik tasarımcı ve Özyeğin Üniversitesi öğretim üyesi, arkadaşım Özlem Özkal yaptı. Hepsine gönül borcum var. Film onların emeği ve Yaşar Üniversitesi’nin mali ve teknik desteği ile ortaya çıktı.

dilek kaya

Bir gün bit pazarından satın aldığınız mektuplar sizi bu yolculuğa çıkarıyor ve ardından ödüllü bir film çıkıyor ortaya, bunu nasıl tanımlıyorsunuz, duygularınızı öğrenmek istiyorum. Bir tanım yapabildiniz mi, tesadüf müydü?
Ödül almak şöyle dursun, filmi bitirebileceğimden bile şüphe duyduğum zamanlar oldu. Elbette bir şekilde biterdi, ama içime sinmesi, sonucun Kâzım'a ve filme dahil olmuş herkese yakışır bir şey olması önemliydi benim için. Bu film büyük imkanlarla çekilmedi, çok zor zamanlarım, endişeden uyku bozukluğu yaşadığım zamanlar oldu açıkçası. Resmi ödüllerden öte, filmin ilk görücüye çıktığı 2018 yılından bu güne, tanıdığım tanımadığım pek çok insandan aldığım takdir edici yorumlar ve duygu yüklü mesajlar, iyi ki yapmışız, değerli bir şey yapmışız diyebilme mutluluğunu yaşatıyor bana. "Hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir" demiş John Lennon. Bu film, benim başıma gelen bir şeydi kesinlikle. Böyle bir deneyimin, böyle bir yolcuğun, hayatımda bir daha tekrarı olacağını hiç sanmıyorum. Ben tesadüfen rastladığım Kâzım için bir şey yapmak istedim ve o sonuçta bir film oldu. Film yapma hayalim hep vardı, ama o gün o pazarda dolaşırken bu hayal aklımın hiçbir köşesinde değildi, hatta neredeyse unutmuştum. Sonuçta, ben Kâzım için bir şey yapmak isterken, Kâzım hayalimi gerçekleştirmeme vesile oldu. Bazen, ben mi onu buldum, o mu beni buldu; ben mi onun için bir şey yaptım, o mu benim için yaptı, gerçekten emin olamıyorum.

kazım belgeseli

Dilek hanım söylediklerinizden bit pazarına gidişinizde orda bir avcı olarak bulunmadığınızı anlıyorum, doğru mudur? Size bu şekilde yaklaşım oldu mu hiç?
Kesinlikle bir avcı değilim. Belki böyle düşünen vardır, ama yüzüme söyleyen olmadı. Benim bit pazarlarıyla özel bir ilişkim var. Özellikle, çöp pazar olarak tabir edilenlerini seviyorum. Orada olmayı, oradaki eşya ve insan dokusu içinde kaybolmayı seviyorum. Elbette aradığım, biriktirdiğim şeyler var, ama pazara konu bulayım da bir şey yapayım diye gitmedim hiç.

Kâzım ile yolculuğunuz başladı ve film oldu, peki şimdi sizin için bu yolculuk bitti mi?
Filmle ve o süreçte yaşadıklarımla yolculuğun ilk etabı tamamlandı diyebilirim. Ama hala yoldayım. Hem aklımda hâlâ Kâzım’a ilişkin sorular var, hem de film izlendikçe bana ulaşan yeni insanlar var. Kâzım üzerinden yeni karşılaşmalar yaşamaya devam ediyorum. Mesela, çok yakın bir zaman önce Kâzım’ın Fransa’da ve Ankara’da yaşayan kuzenleri ulaştı bana. Kâzım’la anılarını, hislerini paylaştılar. Kâzım’ı hiç tanımayan, ama filmi izledikten sonra arkadaşları gibi kabul eden ve filmle ilgili duygularını benimle paylaşan insanlar da var. Hepsine cevap vermeye çalışıyorum. Kâzım insanları insanlarla, beni başkalarıyla buluşturmaya devam ediyor. Geçmişte veya bugün dağcılık yapanlar için film ayrı bir anlam taşıyor. Pek çok dağcıyla tanıştım filmden sonra. Hatta, ODTÜ'lü dağcılarla Altıparmaklara, Kâzım’ın düştüğü yere yeniden gitme planımız bile var. Özetle, farklı boyutlarda yolculuk devam ediyor benim için.

Belgeseli izledikten sonra mektupların en son kim tarafından muhafaza edildiğini ve bit pazarına geliş sürecini düşünmüştüm. Bu konu hakkında öğrendiklerinizi benim merakım ve izleyenlerin de merakını gidermek için paylaşır mısınız?
Bu soru çok soruluyor ve filmde bunun bir cevabı yok. İnsanlar genelde mektupların bit pazarına düşmüş olmasına üzüntüyle karışık şaşırıyorlar. Oysa bu, benim bit pazarlarında sık rastladığım bir durum. Genelde, bazen toplu bir temizliğin bazen de bir ölümün ardından evler boşaltılırken, başka bir sürü şeyle birlikte, önce yoldan geçen hurdacıya, onlardan da bit pazarına düşüyor mektuplar. Bazen insanlar geçmişin yükünü taşıyamıyor veya taşımak istemiyor. Bu konuda kimseyi yargılayamayız. Açıkçası, ben, Kâzım’ın abisi Attila abiye, mektuplar nasıl pazara düştü diye sormak istemedim. Böyle bir sorunun onu rahat hissettirmeyeceğini düşündüm. Ama, ille de merak ediyorsanız, bu konudaki teorimi söyleyebilirim. Mektuplar muhtemelen Kâzım’ın annesi tarafından, bu gün abinin yaşadığı evde yıllarca saklandı. Attila abinin yıllarca açmadığı dolaplarda ne olduğunun farkında olduğunu sanmıyorum. Mektupların bir gün o evden başka bir sürü şeyin arasında sokağa düştüğünü ve bir hurdacı tarafından bit pazarına getirildiğini düşünüyorum.

kazım belgeseli

Belgeselden izlenimim sizin de Kâzım'ın ölümüne olan tepkiniz, sırf genç bir ölüm olduğu için mi yoksa Kâzım'ın karakterinde benzerlikleriniz olduğunu düşündüğünüz için mi?
Yatılı okulda okumak, aileden çok arkadaşlarla büyümek, okul basketbol takımında oynamak, müziğe merak, biraz asilik, macera arayışı, mektuplardaki Kâzım kadar benim de gençliğimi tanımlayan özelliklerdi. Belki biraz da bu yüzden sevdim Kâzım’ı. Çok yönlülüğü özellikle cezbetti beni ve bu tür insanlara giderek daha az rastlıyoruz. O dağ çıkışında öldüğünü öğrenince, çok kuvvetli bir şey hissettim. Bir sevdiğimi kaybetmenin karşısında duyacağım öfke ve üzüntü gibiydi hissettiğim. Empati kurduğum, sempati hissettiğim hayallerinin yarıda kalmış olması, tam gerçekten hayata başlayacakken hayatının adeta elinden çalınması haksızlık gibi geldi. Belki kendi ölümüm gibi de geldi. Belki bütün yarım kalmışlıkları sembolize eden bir şey oldu Kâzım’ın ani ölümü benim için. Muhtemelen iç içe geçmiş bir sürü duygu var verdiğim tepkinin ardında.

Bir eğitimci olarak Kâzım'a bakış açınız nasıl oldu? Bu zamanda öğrenciniz olsun hissine kapıldınız mı?
Çok belli ki Kâzım, altmışlı ve yetmişli yılların zeki ve parlak gençlerinden. Ortaokulu o zamanki adıyla İzmir Koleji’nde (Bugün Bornova Anadolu Lisesi – BAL), liseyi Ankara Fen Lisesi’nde okuyor. Ankara Fen Lisesi, Türkiye’nin bilim insanı yetiştirme hedefiyle açılmış ilk fen lisesi. Zaten ilk olduğu için o zamanki adı da sadece Fen Lisesi. Bunlar hep gözde ve sınavla girilen okullar. O zamanlar Fen Lisesi oldukça ağır bir eğitim veriyor. O eğitime rağmen Kâzım müzikle ilgileniyor, spor yapıyor, eğlenmeyi, “yaramazlık” yapmayı da biliyor. Meraklı ve maceracı. Gerek öğrencilik gerekse öğretmenlik hayatımda, bu tür hem zeki hem çok yönlü gençlerin sayısının giderek azaldığına şahit oldum. Bunun sebebi bireylerden çok yapısal dönüşümlerde aranmalı tabi. Kâzım gibi öğrencilerim olsun isterdim, ama Kâzım’ı hiç öğrencim olarak düşünmedim. O hep arkadaştı benim için.

Bir izleyici olarak Dilek Kaya'nın yönetmen dilinin etkisinden gözlemim; anlatımınızın soğuk- mesafeli ama samimi ve ajıtasyondan uzak olduğu... Bu konuda benzer dönüşler aldınız mı, vermek istediğiniz şey tam olarak bu muydu? Sizden dinleyebilir miyiz?
Filmin anlatımı doğal ve samimi bulunuyor. Filmin kendini nasıl anlatacağı büyük bir muammaydı. Başlangıçta bir metin yazıp kendi üst sesimle filmi örmeyi planlamıştım. Ancak, ne yazdığım metinler, ne de bu üst ses olayı bir türlü içime sinmedi. Ne kadar dikkat etsem de, bilen ve yukarıdan bakan bir özne oluyordu o seste. Direk kameraya bakarak, önceden yazılmış bir metne göre kameraya konuşarak anlatmak da içime sinmiyordu. Sonunda, deneme amaçlı olarak, yakın bir arkadaşımdan benimle film hakkında bir röportaj yapmasını istedim. Soruları önceden görmedim ve neler soracağı konusunda onu tamamen özgür bıraktım. Bir ağacın dibine oturduk ve konuşmaya başladık. Kamera da bu konuşmayı doğal akışıyla, hiç tekrar çekim yapmadan kaydetti. Filmde anlatıcı görevini bu röportajdan kesitler üstleniyor. Sonuçta ortaya diğer alternatiflere göre daha doğal ve samimi bir anlatım tarzı çıktı ve insanlar bu anlatımı sevdi diyebilirim. Ayrıca, röportajlar sırasında kameranın arkasında değil, görüştüğüm insanlarla birlikte, onların mekanlarında, kameranın önünde olmam, diğer anlatımların da daha doğal ve rahat bir havada gerçekleşmesini sağladı sanırım. Konuşurken kamerayı hep beraber unuttuk diyebilirim. Doğallık ve samimiyet baştan beri önemsediğim bir unsurdu ve elimizden geldiğince, hem insanlarla görüşmelerimizde, hem filmin genelinde bunu sağlamaya çalıştık.

HERKESE BİR YERDEN DOKUNABİLEN BİR FİLM
Kâzım'a yolculuğum fotoğraf tutkumu daha iyi seviyeye çıkarmak için uğraşan sevgili Yasin Irmak hocam sayesinde oldu. Kâzım'ı izledikten sonra bu yolculuğa ortak ettiğim arkadaşlarım oldu. Onlar da kendi arkadaşlarına ilettiler. Ve benim gözlemim Kâzım'ın yolculuğu kime ulaştıysa hepsinde zamanlama olarak birleştirici- buluşturucu etkisiydi. Bu ve benzeri şeyleri siz de yaşadınız mı? Ne düşünüyorsunuz?
Bana ulaşıp samimiyetle düşüncelerini, duygularını paylaşan pek çok insan oldu. "Sizin yolculuğunuzu filmle biz de yaşadık, sanki biz de oradaydık" diyenler var. "Kâzım artık benim de arkadaşım; bizim de arkadaşımız" sözünü çok duyuyorum. Film, konusu ve anlatımıyla samimi geliyor insanlara. Herkese bir yerden dokunabilen bir film, gördüğüm kadarıyla. İnsanları hem hüzünlendiriyor, hem heyecanlandırıyor. İnsanlar, başkaları da görsün, onlar da bunu yaşasın istiyor. Genç yaşta hayata veda etmiş ve neredeyse tamamen unutulmuş güzel bir insanın, kırk küsur yıl sonra, bir bit pazarından çıkan bir avuç mektup vesilesiyle yeniden bir nevi hayat bulmasında mucizevi bir taraf da var. Belki seyredenler, bu mucizeye başkaları da tanık olsun istiyor. Bu filmle, Kâzım, yıllar sonra arkadaşlarını bir araya getirdi. Birlikte hatırlayarak tazelendiler. Beni ve başkalarını da birleştirmeye, buluşturmaya devam ediyor Kâzım.

BİRÇOK ÖDÜL ALDI
Kâzım Belgeseli 10. TRT Uluslararası Belgesel Ödülleri’nde Kültür ve Turizm Bakanlığı Ödülü, 14’üncü Boston Türk Festivali Belgesel Ve Kısa Film Yarışması’nda Özel Mansiyon Ödülü aldı. Ayrıca birçok ulusal ve uluslararası festivalde de finalist ya da resmi seçkide yer buldu. Ansam Kültür Derneği ve Fotofilm tarafından, 20 - 26 Aralık 2019 tarihleri arasında düzenlenen Antakya 7. Uluslararası Film Festivali’nin ‘Altındefne’ ödülleri için Çeşitli dallarda 54 ülkeden 830 filmin yarıştı. Festival’in, Uluslararası Uzun Belgesel Yarışması kategorisinde, 'Kâzım' belgeseli, 'En İyi Belgesel Film Ödülü' kazandı.

Son olarak Dilek Kaya belgesel çekmeye devam edecek mi?
Kısmet.

Dilek hanım bir kadın olarak gurur duyduğum yolculuklarınızın çoğalmasını aynı zamanda Kâzım'ı da bizlerle arkadaş kıldığınız için ve söyleşiye vaktinizi ayırdığınızdan ötürü çok teşekkür ederim...

RÖPORTAJ: DİLEK BOZKURT


Yorumlar (4)
Nazım töre 5 ay önce
Harika bir belgesel
ceyhun 5 ay önce
iki dileğin de emeklerine sağlık. cok güzel bir film
ayşe 2 ay önce
wayyyy harika bir belgesel
zozan 1 ay önce
efsane bir söyleşi